Sosyal medyada son günlerde konuşulan “RTÜK benzeri düzenleme” meselesi, aslında yeni bir yasaktan çok dijital dünyanın geldiği noktayla ilgili bir eşik tartışmasıdır, televizyon ve radyoları denetleyen RTÜK’ün mantığının, YouTube, Instagram, TikTok gibi platformlara ne ölçüde uygulanabileceği sorgulanıyor, çünkü artık sosyal medya yalnızca bireysel paylaşımların yapıldığı bir alan değil, milyonlara ulaşan, algı oluşturan ve ciddi ekonomik karşılığı olan bir mecra haline gelmiş durumda.
Televizyonlarda; çocuklara uygun değil, +18, uyarı gibi sınırlamalar varken, aynı içeriklerin dijital platformlarda çok daha kontrolsüz şekilde dolaşması adil mi? Bu nedenle yaş sınırlamaları, içerik sınıflandırmaları, şikayet mekanizmaları ve platformların algoritmik sorumluluğu gibi başlıklar gündeme geliyor ve amaç, en azından kağıt üzerinde, çocukları ve hassas grupları korumak olarak sunuluyor.
Öte yandan bu konu insanları tedirgin ediyor, çünkü sosyal medya televizyon gibi tek merkezden yayın yapan bir alan değil. Mizah, ironi, eleştiri, felsefe ve kişisel anlatılar gri bölgelerde dolaşıyor ve denetim kelimesi, ister istemez sansür ve oto-sansür endişesini de beraberinde getiriyor, yani mesele yalnızca neyin yasaklanacağı değil, neyin sınırlandırılacağı ve bu sınırların kim tarafından, nasıl çizileceği sorusu etrafında düğümleniyor.
Bu yüzden bugün konuşulan şey, sosyal medya kapatılacak/sınırlanacak mı? gibi basit bir korkudan ziyade, dijital alanın artık masum bir arka bahçe değil, kamusal bir alan olarak görülmeye başlanmasıdır. İçerik üreticileri için de bu, panik sebebi olmaktan çok, bağlamı doğru kurmanın, etiketi yerinde kullanmanın ve ne anlattığı kadar nasıl anlattığının da önem kazandığı yeni bir dönemin işareti olarak okunmalıdır. Bu tartışma tam olarak, olmalı mı, olmamalı mı? ikilemine sıkıştığı için kafa karıştırıyor. Mesele siyah-beyaz değil, denetim fikri tek başına kötü ya da iyi değil, belirleyici olan nasıl, kim tarafından ve nerede duracağı.
Dünyada bu tür düzenlemeler Türkiye’ye özgü değil, Avrupa Birliği ülkelerinde dijital platformlar, çocukların korunması, nefret söylemi, açık şiddet ve cinsellik gibi konularda zaten belirli kurallara tabi, Almanya’da, NetzDG ile platformlara hızlı içerik kaldırma yükümlülüğü getiriliyor, Fransa ve İngiltere’de yaş sınırlaması ve içerik etiketleme zorunlulukları var, ABD’de ise doğrudan devlet sansüründen ziyade platformlara ağır hukuki sorumluluklar yükleniyor. Yani dünyada genel eğilim, hiç kural olmasın değil, kurallar platforma ve dijital doğaya uygun olsun yönündedir.
Türkiye’nin bu konuyu daha yüksek sesle tartışmasının birkaç nedeni var; sosyal medyanın özellikle gençler ve çocuklar üzerindeki etkisinin çok hızlı ve kontrolsüz artması, dijital içeriklerin televizyonu geçmiş olması ve devletin geleneksel olarak güçlü olduğu yayıncılık alanındaki refleksini dijitale de taşımak istemesi, burada RTÜK benzeri bir yapının adı geçmesi de bu yüzden, çünkü Türkiye, yeni bir model üretmektense bildiği denetim mantığını referans alıyor.
Asıl kritik durum; dijital platformlar televizyon gibi merkezi, tek sesli ve programlı yapılar olmadığı için, aynı kurallar birebir uygulanırsa bu ifade alanını daraltabilir. Bu yüzden birçok ülkede kabul gören yaklaşım, içerik üreticiyi boğmak yerine yaş sınıflandırması, bağlam uyarısı, şeffaf şikayet mekanizması ve platform sorumluluğu gibi daha esnek araçlar kullanmak. Yani mesele; olmalı mı, olmamalı mı? dan çok, televizyon refleksiyle mi, dijital gerçeklikle mi? sorusuna verilen cevapta yatıyor ve bu cevap, önümüzdeki dönemde sosyal medyanın nasıl bir kamusal alan olacağını da belirleyecek.