Sidarta Gotama, yaygın olarak Buda olarak bilinen ve insanlık tarihinin en etkili düşünürlerinden biri olarak kabul edilen bu büyük ruhsal öğretmen, MÖ 6. yüzyılda bugünkü Nepal sınırları içinde yer alan Lumbini bölgesinde doğmuş, ancak etkisi coğrafi sınırları aşarak tüm Asya’ya ve yüzyıllar sonra tüm dünyaya yayılmış olan bir bilinç devrimcisidir o yalnızca bir din kurucusu değil, insanın kendi zihniyle yüzleşmesinin, acıyı anlamasının ve içsel özgürlüğe ulaşmasının mümkün olduğunu gösteren bir yol göstericidir. Kraliyet ailesine mensup bir prens olarak dünyaya gelen Siddharta, babası Kral Suddhodana tarafından hayatın sert gerçeklerinden uzak tutulmuş, lüks ve konfor içinde büyütülmüş, sarayın duvarları arasında gençliğini geçirmiştir çünkü babası onun bir hükümdar olmasını istemekte, ruhsal bir arayışa yönelmesini ise kaderin bir sapması olarak görmekteydi, bu nedenle saray dışındaki hastalık, yaşlılık ve ölüm gibi varoluşun kaçınılmaz gerçekleri ondan özellikle saklanmıştır.
Ancak kaderin ironisi tam da burada başlar çünkü bir gün saraydan çıkıp halkın arasına karıştığında yaşlı bir adam, hasta bir insan ve bir cenaze görmesi, onun zihninde sarsıcı bir farkındalık yaratır ve ilk kez hayatın geçiciliğini, bedenin kırılganlığını ve varoluşun kaçınılmaz acısını derinden idrak eder, işte bu karşılaşmalar onun iç dünyasında geri dönülmez bir sorgulama sürecini başlatır. Henüz genç bir eşe ve yeni doğmuş bir çocuğa sahip olmasına rağmen, gece yarısı sarayı terk ederek ruhsal hakikati aramak üzere yola çıkması, onun içsel arayışının ne kadar güçlü olduğunu gösterir çünkü Siddharta artık dünyevi konforun insanı mutlu etmeye yetmediğini, asıl sorunun zihnin derinliklerinde saklı olduğunu fark etmiştir.
Yıllar boyunca çeşitli öğretmenlerle meditasyon pratikleri yapmış, katı asketik uygulamalara yönelmiş, bedenini neredeyse ölüm sınırına kadar zorlamış, açlık ve fiziksel yoksunlukla ruhsal arınmaya ulaşabileceğini düşünmüş, ancak sonunda aşırılığın da çözüm olmadığını anlayarak Orta Yol öğretisini geliştirmiştir yani ne hazlara kapılıp gitmek ne de bedeni eziyetle bastırmak, gerçek özgürlüğe götürmemektedir. Bodhi ağacının altında derin bir meditasyona oturduğu gece, zihnindeki tüm korkular, arzular ve yanılsamalarla yüzleşmiş, efsanelere göre Mara adı verilen sembolik kötülük figürü onu korkutmaya ve caydırmaya çalışmış, fakat Siddharta zihninin karanlık yönlerini tanıyarak onların gücünü kırmış ve şafak vakti “uyanmış” yani Buda olmuştur. Buda kelimesi zaten uyanmış olan anlamına gelir ve bu uyanış dışsal bir mucizeden çok, zihinsel bir berraklık halidir.
Onun öğretisinin temelinde Dört Yüce Hakikat yer alır hayatın acı içerdiği gerçeği, acının arzu ve bağlanmadan kaynaklandığı gerçeği, bu acının sona erebileceği ve bu sona erişe giden bir yolun bulunduğu bilgisi bu yol ise Sekiz Aşamalı Asil Yol olarak bilinir ve doğru anlayıştan doğru yaşama, doğru çabadan doğru farkındalığa kadar insanın zihinsel ve etik disiplinini kapsayan bir bütünlük sunar. Buda’nın en radikal öğretilerinden biri, kalıcı ve değişmez bir benlik fikrinin aslında bir yanılsama olduğu yönündeki görüşüdür çünkü ona göre insanı oluşturan unsurlar sürekli değişim halindedir ve bu geçiciliği kabul etmek, acıyı azaltmanın en önemli adımlarından biridir, bu düşünce o dönem için devrim niteliğindedir ve günümüz psikolojisiyle şaşırtıcı derecede paralellik taşır.
Yaşamı boyunca Hindistan’ın kuzey bölgelerinde dolaşarak öğretilerini paylaşmış, kast sistemini reddetmiş, herkesin aydınlanma potansiyeline sahip olduğunu savunmuş, kadınların da ruhsal gelişim yolunda ilerleyebileceğini kabul ederek dönemi için oldukça ilerici bir yaklaşım sergilemiştir onun mesajı bir inanç dayatmasından çok, deneyimlenmesi gereken bir farkındalık pratiği olarak sunulmuştur. Yaklaşık seksen yaşında vefat ettiğinde ardında bir imparatorluk değil, fakat yüzyıllar boyunca milyarlarca insanın hayatını etkileyecek bir bilinç mirası bırakmıştır çünkü Buda’nın asıl mirası, dışsal dünyayı fethetmek değil, içsel dünyayı anlamanın insanı gerçek özgürlüğe taşıdığı düşüncesidir.
Bugün Budizm sadece bir din olarak değil, meditasyon, mindfulness ve zihinsel denge pratikleriyle modern dünyanın stresine karşı bir denge noktası olarak da varlığını sürdürmektedir ve belki de Buda’nın en güçlü mesajı şudur: insanın kurtuluşu dışarıda değil, kendi zihnini tanımasındadır.