İnsan konuşmaz aslında, sadece duyulmak ister ama karşısındaki, sesi duymak yerine onu kısmayı seçtiğinde, kelimeler birer anlam taşımaz artık, sadece bir yük gibi birikir insanın içinde ve o yük, anlatılmadıkça değil, anlatıldıkça ağırlaşır. Çünkü mesele anlatmak değildir o noktadan sonra mesele, anlatmak zorunda kalmaktır. Birine defalarca kendini açıklıyorsan, aslında onu ikna etmeye çalışmıyorsundur kendine ben haksız değilim demeye çalışıyorsundur. Ve bu, ilişkinin en kırıldığı yerdir. Çünkü sağlıklı bir bağda insan kendini savunmak zorunda kalmaz hissedilir fark edilir, küçük bir suskunluk bile karşılık bulur. Ama bazı ilişkilerde, en uzun cümleler bile duvara çarpar gibi geri döner. İşte o zaman insan şunu fark eder. Karşısındaki kişi onu anlamıyor değildir anlamamayı seçiyordur.
Ve bu seçim, en çok küçük detaylarda kendini ele verir. Saatlerce cevap gelmez ama bir story atılır. Mesajların görülür ama karşılık bulmaz. Ve insan aslında şunu sormaz. Neden story attın. Çünkü mesele o değildir. İnsan şunu hisseder. Bana ayırmadığın zamanı, başka bir yere ayırdın. İşte kırılma tam olarak burada başlar. Çünkü ihmal edilmek, çoğu zaman açık bir reddedişten daha derin bir yaradır. Ama bu duyguyu dile getirdiğinde, gerçeklik bambaşka bir şeye dönüşür. Yine abartıyorsun denir. Çok büyütüyorsun denir Yorucusun denir. Ve o an, mesele cevap vermemek olmaktan çıkar mesele, senin hissettiğinin geçersiz ilan edilmesine dönüşür. Bu sadece bir ilgisizlik değil aynı zamanda bir yön değiştirmedir. Çünkü odak, yapılan davranıştan alınır ve senin tepkine çevrilir. Ve fark etmeden kendini savunurken bulursun.
İşte narsistik döngü tam burada başlar. Sen önemsenmek istiyorum dersin o bunu üstüme geliyorsun olarak duyar. Sen neden dönmedin diye sormazsın bile, sadece varlığının fark edilmesini beklersin ama o, seni sorgulanan taraf haline getirir. Ve bir süre sonra şu düşünce zihnine sızar Acaba ben mi abartıyorum Bu soru, insanın kendine yabancılaşmasının ilk adımıdır.
Çünkü gerçek şu ki kimse, değer gördüğü yerde kendini bu kadar anlatmak zorunda kalmaz. Kimse, önemsendiği bir ilişkide karşısındaki insanın zamanının nereye gittiğini hesaplamak zorunda kalmaz. Ve kimse, sevildiği bir yerde ben neden böyle hissediyorum diye kendini suçlamaz. Ama değersizlik hissi, bir anda gelmez. Yavaş yavaş inşa edilir. Önce küçük gecikmelerle sonra eksik cevaplarla sonra hiç gelmeyenlerle ve en sonunda, sen konuşurken bile dinlenmediğini fark ettiğin o sessizlikle. İşte o sessizlik aslında en yüksek sestir. Çünkü sana şunu söyler. Burada söylediklerin önemli değil. Ve insan en çok burada yorulur. Anlaşılmamaktan değil anlatmaktan. Çünkü bir noktadan sonra şunu fark edersin. Sen karşı tarafın sana dönmesini beklemiyorsundur artık sen, onun seni fark etmesini bekliyorsundur. Ve bu, bir ilişkinin en yalnız halidir. Sonra bir gün bir cümle belirir zihninde, sessiz ama çok net Kendimi anlatmak zorunda kaldığım yerde, aslında çoktan yalnız kalmışım. İşte o an, her şey değişir. Çünkü insan, değersiz hissettirildiği bir yerde kalmanın, en az terk edilmek kadar yıpratıcı olduğunu anlar. Ve en acısı da şudur. Bazen birini kaybetmezsin sadece onun seni hiç gerçekten tutmadığını fark edersin. Ve bu fark ediş, insanı kırmaz…yıkar geçer.