Sert Coğrafyanın Çocukları [ 18 Ocak 2026 ]


Sert Coğrafyanın Çocukları

Hayat her zaman adil değildir Coğrafya gerçektende kaderdir. Coğrafyada insan, doğmadan önce bir iklimle anlaşma imzalar; Karadeniz’in hiç dinmeyen yağmuruna, Doğu’nun dondurucu ayazına, İç Anadolu’nun kurak suskunluğuna ve Güneydoğu’nun kavurucu güneşine karşı sessiz bir sözleşmedir bu ve imza atılmaz, içine doğulur. Sert iklimlerin çocukları, daha ilk nefeslerinde havanın tonunu öğrenir; rüzgarın yönü, toprağın kokusu ve gökyüzünün rengi, onların karakterine harf harf işlenir. Bu yüzden burada büyüyen çocukların bakışları erken ciddileşir, kelimeleri erken ağırlaşır, gülüşleri bile bazen temkinlidir; çünkü doğa, şefkatini sakınarak verir.

Karadeniz’de doğan çocuk, yağmurla barışık olmayı değil, yağmurla yaşamayı öğrenir; toprak sürekli kaygan, gökyüzü sürekli doludur ve insan, her an bir şeylerin yer değiştirebileceğini bilir. Bu yüzden Karadeniz çocuğunun zihni hızlıdır, refleksleri keskindir, konuşması sert ama duygusu derindir; öfke çabuk parlar, sevgi sessizce kök salar. Orada doğa, insanı sürekli uyarır: “Dikkatli ol, gevşeme, her an değişebilirim.” Bu uyarıyla büyüyen çocuk, hayat karşısında tetikte olmayı huy edinir.

İç Anadolu’ya gelindiğinde iklim susar, toprak çatlar, rüzgar konuşmaz; burada çocuk, beklemeyi öğrenir. Uzun kışlar, kısa yazlar, az söz, çok düşünce üretir. Sert iklimin ortasında yetişen bu çocuklar, duygularını aceleyle harcamaz; sevinç bile ölçülüdür, hüzün bile sessiz yaşanır. Çünkü burada doğa, cömert değildir ama dürüsttür; ne verecekse baştan söyler, ne vermeyecekse umutlandırmaz. Bu yüzden İç Anadolu’nun çocukları, hayata karşı dayanıklıdır; kolay kırılmazlar ama kırıldıklarında ses çıkarmazlar.

Doğu’ya doğru ilerledikçe sertlik başka bir şekle bürünür; soğuk, yalnızca bedeni değil, zamanı da dondurur. Burada çocuk, erken yaşta sorumlulukla tanışır; sobanın başında büyür, sessizliğin ne demek olduğunu bilir, yokluğun dilini çözer. Dağlar yakındır, yollar uzundur, hayat ağır akar; bu ağırlık, çocuğun omuzlarına erken yaşta yerleşir. Doğu’nun sert ikliminde yetişen çocuk, sabrı teoriden değil, mecburiyetten öğrenir ve bu sabır, ileride onu ayakta tutan en sağlam direğe dönüşür.

Güneydoğu’ya gelindiğinde sertlik soğuktan değil, sıcaktan gelir; güneş acımasızdır, toprak inatçıdır, su kıymetlidir. Burada çocuk, paylaşmayı erken öğrenir çünkü yokluk bireysel değil, kolektiftir. Sıcak, insanları birbirine yaklaştırır; sokaklar kalabalık, evler iç içedir. Sert iklimin ortasında büyüyen Güneydoğu çocuğu, dayanıklılığını yalnız başına değil, birlikte kurar; acı ortak, sevinç yüksek seslidir. Burada sertlik, insanı köreltmez; tam tersine anlatıcı yapar, hikaye üretir, hafızayı canlı tutar.

Sert iklimlerin çocukları, kolay romantize edilemez; çünkü onların hayatı kartpostal değildir. Onlar, doğanın sertliğini kişisel bir düşmanlık gibi algılamaz, bir öğretmen gibi kabul eder. Bu yüzden bu coğrafyada büyüyen insanlar, hayata karşı ya çok güçlü ya çok sessiz olur; arası nadirdir. Konforla değil, koşulla büyürler; bu da onları dayanıklı, dikkatli ve çoğu zaman derin yapar.

Belki de bu yüzden bu topraklarda yetişen insanların gözlerinde ortak bir ifade vardır; nereden geldiğini, neye dayanarak ayakta durduğunu bilen bir bakış. Sert iklimlerin çocukları, hayata küsmez; hayatla pazarlık yapar. Ve bu pazarlıkta en çok öğrendikleri şey şudur: Doğa sert olabilir, ama insan ondan daha inatçı olabilir.