Sarnıcın Gözleri; İstanbul’un Altında Bize Bakan Kim [ 10 Şubat 2026 ]


Sarnıcın Gözleri; İstanbul’un Altında Bize Bakan Kim

İstanbul’un tarihsel dokusunun kalbinde, yerin yaklaşık dokuz metre altında, sütunların suya yansıyan gölgeleriyle zamanın askıya alındığı bir atmosfer yaratan Yerebatan Sarnıcı, yalnızca Bizans mühendisliğinin olağanüstü bir örneği değil, aynı zamanda geçmiş medeniyetlerin sembolik hafızasını içinde saklayan sessiz bir bilinç mekanı olarak da okunmalıdır çünkü bu yapı, MS 6. yüzyılda Doğu Roma İmparatoru I. Justinianus tarafından inşa ettirilmiş olsa da, içinde kullanılan sütunların ve taş blokların önemli bir bölümü daha eski pagan tapınaklarından devşirilmiş, yani bilinçli ya da bilinçsiz şekilde farklı inanç sistemlerinin katmanlarını aynı mekanda bir araya getirmiştir. Tam da bu noktada, sarnıcın en gizemli köşesinde bulunan iki Medusa başı devreye girer biri yan yatırılmış, diğeri ise baş aşağı yerleştirilmiş olan bu devasa taş başlıklar, yalnızca mimari bir destek unsuru değil, aynı zamanda kültürel dönüşümün, sembolik kırılmanın ve inançlar arası geçişin taşlaşmış bir ifadesi olarak karşımızda durur.

Medusa figürü, antik Yunan mitolojisinde, başlangıçta olağanüstü güzelliğiyle tanınan ancak daha sonra tanrıça Athena’nın gazabına uğrayarak saçları yılana dönüşen ve bakışlarıyla insanı taşa çeviren trajik bir varlık olarak anlatılır onun hikayesi, hem cezalandırılmış dişil gücün hem de kontrol altına alınmak istenen kaotik enerjinin sembolüdür ve bu nedenle antik çağ boyunca Medusa başı, korkunun kendisini korkutarak uzaklaştıran bir koruma sembolü, yani apotropeik bir işaret olarak tapınak kapılarına, zırhlara ve önemli yapıların girişlerine yerleştirilmiştir. Bizans döneminde Hristiyanlığın hakim inanç sistemi haline gelmesiyle birlikte, pagan semboller ya tamamen ortadan kaldırılmış ya da anlamları dönüştürülerek yeniden yorumlanmıştır. Medusa başlarının Yerebatan Sarnıcı’nda yan ve ters biçimde yerleştirilmiş olması, bazı araştırmacılara göre bu pagan sembolün gücünü etkisizleştirme amacı taşıyan bilinçli bir tercihi işaret ederken, bazılarına göre ise yalnızca pratik bir mimari zorunluluğun sonucudur, fakat her iki durumda da ortaya çıkan görüntü, sembolün anlamının kırıldığı, yönünün şaşırtıldığı ve bakışının nötralize edildiği hissini uyandırmaktadır.

Baş aşağı konumlandırılmış bir Medusa, mitolojik anlatının merkezindeki bakış gücünü sembolik olarak devre dışı bırakıyor gibi görünür çünkü artık yukarıdan dünyaya meydan okuyan bir figür değil, zemine dayalı bir taş parçasıdır ve yan yatırılmış Medusa ise yönünü kaybetmiş, anlamı çevrilmiş, kültürel bağlamı değiştirilmiş bir mitin sessiz kalıntısı gibidir, sanki Bizans dünyası pagan geçmişe şöyle demektedir: Seni yok etmiyorum, ama seni kendi düzenimin içinde dönüştürüyorum. Bu açıdan bakıldığında Yerebatan Sarnıcı, yalnızca su depolayan bir yapı değil, aynı zamanda bir medeniyetler arası geçiş alanı, bir sembol mezarlığı ve aynı zamanda bir sembol müzesidir çünkü Roma’dan Bizans’a, pagan inançtan Hristiyanlığa uzanan bu tarihsel süreçte taşlar sökülmüş, yeniden yerleştirilmiş, fakat üzerlerindeki hikayeler tamamen silinmemiştir.

Medusa başları, suyun içinde ve yarı karanlık bir atmosferde, ziyaretçilere hem korku hem hayranlık hissi yaşatırken, aslında bize şu gerçeği hatırlatır hiçbir sembol tamamen ölmez, yalnızca bağlam değiştirir; bir dönemin korkutucu varlığı, başka bir dönemin mimari detayı haline gelir, fakat anlamı her zaman derinlerde yaşamaya devam eder. İşte bu yüzden Yerebatan Sarnıcı’ndaki Medusa başları, yalnızca birer taş blok değil, tarihin bilinçaltına itilmiş ama hala gözleri açık bekleyen figürlerdir yan ya da ters durmaları, belki de insanlığın mitlerle kurduğu ilişkinin yön değiştirdiğini, fakat tamamen kopmadığını anlatan sessiz bir metafordur.