Sarı Leblebi Psikolojisi [ 28 Mart 2026 ]


Sarı Leblebi Psikolojisi

Kasede kalan son sarı leblebi, aslında tercihlerin en dürüst halini gösterir. İnsan, sevdiğini değil, sevmediğini sona bırakır ve bazen o sona bırakılan şey, yenmeden öylece kalır. Türk kültüründe sarı leblebinin çoğu zaman kuruyemişlerin en az arananı olarak görülmesi, bu küçük detayın gündelik hayata yerleşmiş bir metafora dönüşmesine neden olur. Böylece sona kalan sarı leblebi yalnızca bir yiyecek değil, insanın değer verme biçiminin sade bir yansıması haline gelir.

İnsan hayatında da benzer bir düzen vardır. En çok istenenler hızla tüketilir, en çok sevilenler hemen sahiplenilir. Ancak değeri düşük görülen, ertelenen ya da göz ardı edilen şeyler hep sona kalır. Bu bazen bir iş olur, bazen bir insan, bazen de bir duygu. Öncelik listelerinde aşağıya itilen her şey, zamanla son kalana dönüşür ve çoğu zaman o noktaya gelindiğinde artık gerçekten istenip istenmediği bile sorgulanmaz.

Bu durum, sadece tercih meselesi değil, aynı zamanda bir bakış açısıdır. İnsan zihni, çoğu zaman sahip olduğu şeylerin değerini onları tüketme sırasına göre belirler ve sona bırakılan her şey, fark edilmeden değersizleştirilir. Oysa mesele leblebi değildir, mesele o leblebinin neden en sona kaldığıdır ve daha önemlisi, neden bazen hiç yenmeden bırakıldığıdır. Belki de kasede kalan son sarı leblebi ifadesi, hayatın içindeki sessiz ihmal edilenleri anlatır. Görmezden gelinen yetenekleri, ertelenen hayalleri, ikinci plana atılan insanları. Çünkü her zaman en sona bırakılan şey, en az değer verilen değil, çoğu zaman en az fark edilendir. İnsan, bir gün dönüp o kaseye baktığında aslında geriye kalan tek şeyin bir leblebi değil, seçimlerinin bıraktığı iz olduğunu fark eder.

Bazen mesele sadece o leblebiye bakmak değil, insanın kendini onun yerine koyduğu o sessiz anla başlar. Hayatın içinde bazı insanlar vardır ki fark edilmeden sona bırakılır, konuşmaların dışında kalır, seçimlerin kenarında bekler ve bir süre sonra kendini tam olarak o kasedeki son sarı leblebi gibi hissetmeye başlar.  Bu his çoğu zaman yüksek sesle dile getirilmez, çünkü insan kendine ben değersizim demez ama davranışların toplamı, ilgisizliğin tekrar eden hali ve hep ikinci planda kalma durumu, zihinde yavaş yavaş aynı sonuca çıkar. Tıpkı herkesin elini uzattığı bir ortamda kimsenin sana uzanmaması gibi, görünmez bir seçilmeme hali oluşur ve bu durum zamanla insanın kendi değer algısını da aşındırır.

İnsan bir süre sonra sadece başkalarının gözünde değil, kendi içinde de sona bırakılabilir biri olduğunu kabullenmeye başlar ve işte tam bu noktada mesele dışarıdan içeriye taşınır. Artık başkalarının seni nasıl gördüğünden çok, senin kendini nasıl konumlandırdığın belirleyici olur. Kendini sarı leblebi gibi hissetmek, çoğu zaman başkalarının tercihinden doğsa da, kalıcı hale gelmesi insanın bunu içselleştirmesiyle olur.

İnsan bir gün, o kasede kalan leblebi olmak zorunda olmadığını, sadece yanlış kasede kalmış olduğunu fark edebilir. Herkesin sevmediği bir şey, başka bir yerde en çok aranan olabilir. Bu, değerin sabit değil, bağlama göre değişen bir şey olduğunu gösterir. Bu yüzden asıl mesele, son kalan olmak değil, kendini hep sona bırakan yerlerde kalmaya devam edip etmemektir.