1692 yılında, bugün Amerika Birleşik Devletleri sınırları içerisinde yer alan ve o dönemde küçük, kapalı, katı kurallarla yönetilen bir Püriten yerleşimi olan Salem’de yaşanan cadı yargılamaları, tarihin en çarpıcı toplumsal kırılmalarından biri olarak kayda geçmiş, fakat bu olayların ardında gerçekten doğaüstü güçlerin mi yoksa insan psikolojisinin en karanlık yönlerinin mi bulunduğu sorusu yüzyıllar boyunca tartışılmaya devam etmiştir. Salem’de başlayan bu süreç, birkaç genç kızın ani çığlık nöbetleri, bedensel kasılmalar, görünmeyen varlıklar tarafından saldırıya uğradıklarını iddia etmeleri ve anlaşılması güç davranışlar sergilemeleriyle tetiklenmiş, o dönemin yoğun dinsel atmosferinde bu durum tıbbi ya da psikolojik bir mesele olarak değil, şeytani müdahale olarak yorumlanmış ve böylece korku, inanç ve cehaletin birleşiminden doğan bir toplumsal panik dalgası kısa sürede tüm kasabayı sarmıştır.
O dönemin Püriten dünyasında Tanrı’nın iradesi mutlak kabul edilmekte, şeytanın insan ruhuna sızabileceği ve özellikle zayıf iradeli bireyleri kullanabileceği düşüncesi yaygın bir inanç olarak benimsenmekteydi bu nedenle kızların suçlamaları sadece bireysel bir iddia olarak kalmamış aksine Tanrı’ya karşı işlenmiş bir suçun ifşası olarak algılanmış ve kısa süre içinde sorgulamalar, tutuklamalar ve mahkeme süreçleri başlamıştır. İlk suçlananlar genellikle toplumun marjinal görülen üyeleri olmuş, farklı etnik kökene sahip, yoksul, dul ya da bağımsız karakterli kadınlar hedef haline getirilmiş, çünkü kapalı toplumlarda korku her zaman en savunmasız olanın üzerine yönelir ve bireysel farklılık, kolektif paranoyanın bahanesine dönüşür bu noktada, suçlanan kişilerin gerçekten büyü yapıp yapmadıkları değil, toplumun onları öteki olarak görmeye ne kadar hazır olduğu belirleyici olmuştur.
Mahkeme süreçleri modern hukuk anlayışından son derece uzak bir biçimde yürütülmüş, spektral kanıt olarak adlandırılan ve sanığın ruhunun görünmez biçimde başkalarına zarar verdiğine dair iddialar bile delil sayılmış, rasyonel ispat yerine korkuya dayalı beyanlar esas alınmış ve böylece adalet mekanizması, inancın gölgesinde aklın işlevini yitirmiştir. Sonuç olarak 20 kişi idam edilmiş, bir kişi işkence altında ezilerek öldürülmüş, onlarca kişi aylarca hapsedilmiş ve bu süreç yalnızca bireysel trajedilerle sınırlı kalmamış, aynı zamanda Salem toplumunun ruhunda derin bir yara açmıştır çünkü bir süre sonra suçlamaların mantıksızlığı ve mahkeme uygulamalarının adaletsizliği fark edilmiş, süreç durdurulmuş ve yıllar sonra resmi özürler yayınlanmıştır.
Bu olayların ardında gerçekten doğaüstü bir güç mü vardı sorusu ise tarihçiler tarafından genellikle psikolojik ve sosyolojik çerçevede ele alınmış kimi araştırmacılar ergot zehirlenmesi gibi biyolojik etkenleri, kimileri kitlesel histeri ve bastırılmış toplumsal gerilimleri, kimileri ise ekonomik rekabet ve kişisel husumetlerin dini söylemle maskelenmiş halini işaret etmiştir yani görünen o ki cadı gücü olarak algılanan şey, insan zihninin korku karşısında ürettiği bir savunma mekanizmasıydı. Salem cadılarının gerçek gücü büyü yapma yeteneğinde değil, toplumun bilinçaltındaki korkuları açığa çıkarma kapasitesinde saklıydı çünkü tarih bize defalarca göstermiştir ki, insanlar bilinmeyenle karşılaştıklarında akıl yerine paniğe sığınırsa, en masum birey bile kolayca suçlu ilan edilebilir ve adalet, korkunun gölgesinde eriyip gider.
Bugün Salem cadı yargılamaları, yalnızca bir cadılık hikayesi değil, aynı zamanda insan psikolojisinin, dini fanatizmin ve toplumsal manipülasyonun nasıl ölümcül bir kombinasyona dönüşebileceğinin canlı bir tarihsel örneği olarak incelenmekte, modern dünyaya ise şu sessiz uyarıyı bırakmaktadır korku yönetildiğinde toplumlar aklını kaybeder ve o an, gerçek cadılar değil, gerçek adalet yok olur.