Şahmaran’ın hikayesi, yalnızca yarı insan yarı yılan bir varlığın efsanesi değil, insanın merakıyla kaderi, bilgisiyle ihaneti, sevgisiyle korkusu arasındaki kadim çatlağın binlerce yıl öncesinden bugüne fısıldanan yankısıdır; çünkü bu hikaye, yerin altına saklanmış bir bilgeliğin, yeryüzüne çıkan bir insan kalbiyle nasıl sarsıldığını anlatır. Vaktiyle, adını yoksulluktan ve yalnızlıktan alan genç bir delikanlı yaşardı; bu gencin yolu bir gün bal aramak için indiği karanlık bir kuyuda, taşların arasına gizlenmiş başka bir dünyaya açıldığında, kader de onunla birlikte yön değiştirmişti, çünkü kuyunun dibinde karşılaştığı varlık sıradan bir yaratık değil, bilgeliğin, şifanın ve kadim sırların kraliçesi olan Şahmaran’dı.
Şahmaran, üst bedeni insan, alt bedeni yılan olan, gözlerinde binlerce yılın bilgeliğini taşıyan, diliyle değil suskunluğuyla öğreten bir varlıktı ve yaşadığı yer, yeryüzünün gürültüsünden uzak, ihanetten saklanan, yalnızca hakikatin soluk aldığı bir alemdi; o alemde yılanlar insanlara düşman değil, bilginin muhafızlarıydı. Genç delikanlı, Şahmaran’ın dünyasında uzun zaman geçirdi, ona sorular sordu, cevaplar aldı, ama asıl öğrendiği şey kelimelerle değil, bakışlarla aktarılan bilgelikti; çünkü Şahmaran ona, insanın en büyük sınavının bilgiye ulaşmak değil, o bilgiyi taşıyabilecek bir kalbe sahip olmak olduğunu öğretmişti. Fakat zaman, her sır gibi bu birlikteliği de aşındırdı ve yeryüzüne duyulan özlem, insan kalbinin zaafı olarak gencin içine sızdı; Şahmaran bunu hissettiğinde, ne öfkelendi ne de lanet etti, yalnızca kaderin kaçınılmazlığını kabullenir gibi baktı, çünkü o, insanların bir gün mutlaka ihanet edeceğini bilen bir bilgeliğin taşıyıcısıydı. Delikanlı yeryüzüne döndüğünde, hastalanan bir kral, çaresiz kalan bir halk ve çözüm arayan vezirler tarafından sıkıştırıldığında, Şahmaran’ın yerini söylemesi istendi; çünkü efsaneye göre onun bedeni şifa, bilgisi kurtuluştu ve işte tam bu noktada hikaye, masal olmaktan çıkıp insanlığın aynasına dönüştü.
İhanet gerçekleştiğinde, Şahmaran öldürülmedi yalnızca, aynı zamanda insanla bilgelik arasındaki köprü bir kez daha yıkıldı; fakat efsanenin en sarsıcı yanı, Şahmaran’ın son sözlerinde saklıydı, çünkü o, “Beni kaynatıp suyumu içenler bilgeliğe ulaşır ama kalbimdeki sırrı anlayamaz” diyerek, bilginin zorla alınabileceğini ama hikmetin asla çalınamayacağını fısıldamıştı. Şahmaran’ın ölümüyle yeryüzü şifa buldu belki, fakat yeraltı sessizliğe gömüldü ve o günden sonra yılanların insana olan mesafesi, işte bu kadim ihanetin hatırası olarak anlatılageldi; çünkü bazı efsaneler mutlu sonla bitmez, sadece insanı daha dikkatli olmaya çağırır. Bugün Şahmaran, Anadolu’da duvarlara çizilen bir motif, masallarda anlatılan bir figür, sözlerde dolaşan bir isim gibi görünse de, aslında hala aynı soruyu sorar: İnsan, kendisine emanet edilen bilgeliği koruyacak kadar olgun mudur, yoksa her seferinde şifayı seçip hikmeti feda etmeye mi mahkumdur. İşte bu yüzden Şahmaran, yalnızca bir efsane değil, insanın kendisiyle yüzleştiği kadim bir aynadır.