Aynalar, insanlık tarihinin en eski ve en gizemli nesnelerinden biri olarak kabul edilir. Günümüzde yalnızca yansımamızı gösteren sıradan eşyalar gibi görünseler de, kadim uygarlıkların pek çoğu onları iki dünya arasında açılan sessiz kapılar olarak görmüştür. Antik çağlardan Orta Çağ'ın karanlık dönemlerine kadar uzanan çok sayıda ezoterik gelenekte, aynaların yalnızca fiziksel görüntüyü değil ruhu ve görünmeyen varlıkları da yansıtabildiğine inanılmıştır. Bu nedenle bazı özel aynaların, belirli ritüeller sırasında ruhlarla iletişim kurmak veya başka alemlerden mesaj almak amacıyla kullanıldığına dair yüzlerce yıllık anlatılar günümüze kadar ulaşmıştır. Arkeolojik bulgular, cilalanmış obsidyen taşlarından yapılan ilk aynaların yaklaşık sekiz bin yıl önce Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasında kullanıldığını göstermektedir. Ancak bu aynaların sadece günlük ihtiyaçlar için üretildiği düşünülmez. Bazı araştırmacılara göre özellikle siyah obsidyenden yapılan aynaların karanlık ve derin yüzeyi, rahipler tarafından trans haline geçmek ve ruhsal vizyonlar görmek amacıyla kullanılıyordu. Gözler uzun süre aynanın siyah yüzeyine odaklandığında kişinin bilinç durumunun değiştiğine ve farklı imgeler görmeye başladığına inanılıyordu.
Eski Mısır'da aynalar, tanrıça Hathor ile ilişkilendirilmiş ve kutsal nesneler arasında sayılmıştır. Bazı mezarlarda bulunan bronz aynaların, ölen kişinin ruhunun öteki dünyaya geçişinde rehberlik etmesi amacıyla bırakıldığı düşünülmektedir. Mısır rahipleri arasında yaygın olduğu iddia edilen bir inanışa göre, ay ışığının doğrudan vurduğu bir aynaya uzun süre bakıldığında ataların ruhlarıyla bağlantı kurulabilir ve geleceğe dair işaretler görülebilirdi. Bu ritüellerin yalnızca belirli rahip sınıfı tarafından uygulanmasına izin verildiği ve ayrıntılarının gizli tutulduğu anlatılır. Yunan dünyasında ise katoptromansi adı verilen bir kehanet yöntemi bulunuyordu. Bu uygulamada bir ayna, kutsal kabul edilen bir su kaynağına yaklaştırılır veya tamamen suyun üzerine bırakılırdı. Daha sonra rahipler ya da kâhinler aynanın yansımasına bakarak tanrıların mesajlarını yorumlamaya çalışırlardı. Özellikle hasta bir kişinin kaderini öğrenmek için yapılan bu ritüellerde, aynada görülen şekillerin ya da yüz ifadelerinin gelecekte yaşanacak olaylara işaret ettiğine inanılıyordu. Bazı antik metinlerde, aynada beliren gölgelerin yaşayan insanlara değil, ruhlar aleminden gelen ziyaretçilere ait olduğu öne sürülmektedir.
Orta Çağ Avrupa'sında aynalar hakkındaki inanışlar daha da karanlık bir hal aldı. Pek çok bölgede, bir kişinin ölümünden sonra evde bulunan tüm aynaların örtülmesi gerektiğine inanılırdı. Bunun nedeni, yeni ölen kişinin ruhunun aynanın içine hapsolabileceği veya aynadan geri dönerek yaşayanlara musallat olabileceği korkusuydu. Bu gelenek, yüzyıllar boyunca Avrupa'nın farklı bölgelerinde devam etmiş ve bazı aileler tarafından günümüzde bile sembolik olarak sürdürülmüştür. Ezoterik öğretilerde kara ayna adı verilen özel bir nesne önemli bir yere sahiptir. Genellikle siyah obsidyen, cilalı volkanik cam ya da koyu renkli metal yüzeylerden yapılan bu aynaların normal aynalardan farklı olarak görünmeyen alemlere açılan bir pencere olduğu düşünülmüştür. Simyacılar, okült araştırmacılar ve bazı gizli cemiyet üyeleri, uzun süre bu aynalara odaklanarak bilinçaltının derin katmanlarına ulaşabileceklerine ve ruhsal varlıklarla iletişim kurabileceklerine inanmıştır. Bu uygulama, günümüzde scrying olarak bilinen ve tarih boyunca birçok kültürde görülen eski bir kehanet tekniğinin parçası olarak kabul edilir.
İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth'in ünlü danışmanı ve okült araştırmacısı olarak tanınan John Dee'nin de siyah bir obsidyen ayna kullandığı bilinmektedir. Rivayetlere göre Dee, yardımcısı Edward Kelley ile birlikte bu aynaya bakarak meleklerle ve görünmeyen varlıklarla iletişim kurmaya çalışmış, hatta Enokyan dili adı verilen gizemli bir alfabenin kendilerine bu seanslar sırasında öğretildiğini iddia etmiştir. Günümüzde bu aynanın yüzyıllardır çeşitli spekülasyonlara konu olan tarihi bir eser olarak korunduğu bilinmektedir. Anadolu halk kültüründe de aynalarla ilgili çok sayıda gizemli inanış bulunmaktadır. Özellikle gece yarısından sonra aynaya uzun süre bakmanın uğursuzluk getireceği, aynaların cinler ve görünmeyen varlıklar tarafından bir geçit olarak kullanılabileceği yönünde anlatılar nesilden nesile aktarılmıştır. Bazı eski inanışlarda ise yeni doğan bir bebeğin ilk kırk gün boyunca aynaya baktırılmaması gerektiği söylenir Bunun sebebinin, bebeğin ruhunun henüz tam olarak dünyaya bağlanmamış olması ve görünmeyen varlıklardan etkilenebileceği korkusu olduğu ifade edilir.
Ruh çağırma seanslarıyla ilgili 19. yüzyıl spiritüalist hareketinde de aynalar önemli bir araç haline gelmiştir. Avrupa ve Amerika'da düzenlenen bazı seanslarda, loş bir odada yalnızca mum ışığıyla aydınlatılan büyük aynaların karşısına oturulur ve ölen kişilerle bağlantı kurulmaya çalışılırdı Katılımcılar bazen aynada beliren siluetler gördüklerini, bazen ise tanımadıkları yüzlerin kısa süreliğine ortaya çıktığını iddia etmişlerdir. Bilim insanları bu deneyimleri büyük ölçüde optik yanılsamalar ve insan beyninin yüz algılama eğilimiyle açıklasa da, ezoterik çevrelerde bu olayların gerçek ruhsal temaslar olduğuna inananlar hala vardır. Modern psikoloji, uzun süre karanlık bir aynaya bakıldığında beynin algısal boşlukları doldurmaya çalıştığını ve bu nedenle yüzlerde bozulmalar, yabancı figürler veya gölgeler görülebileceğini öne sürmektedir. Ancak ilginç olan nokta, dünyanın birbirinden tamamen bağımsız kültürlerinde aynalarla ilgili benzer inanışların ortaya çıkmış olmasıdır. Mısır'dan Çin'e Anadolu'dan Orta Avrupa'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada aynaların bir kapı, bir eşik veya ruhlar alemine açılan sessiz bir pencere olarak görülmesi, bu eski sembolün neden binlerce yıldır gizemini koruduğunu açıklayan en dikkat çekici ayrıntılardan biridir.
Gerçekten antik aynalar görünmeyen varlıklarla iletişim kurmak için kullanılan araçlar mıydı, yoksa insan zihninin bilinmeyene duyduğu merakın yarattığı güçlü semboller miydi. Bu sorunun kesin cevabı bugün bile bilinmiyor. Ancak arkeolojik keşifler, eski el yazmaları ve farklı kültürlerde anlatılan ortak hikayeler, aynaların insanlık tarihinde yalnızca bir yansıma aracı olarak değil, aynı zamanda bilinmeyene açılan gizemli bir eşik olarak görüldüğünü ortaya koyuyor. Belki de bu yüzden, karanlık bir odada sessizce duran eski bir aynaya bakarken, yalnızca kendi yansımamızı değil, geçmişten bugüne uzanan kadim bir korkunun izlerini de görüyoruzdur.