İstanbul’un altındaki tüneller meselesi, tek bir döneme, tek bir gizli yapıya ya da tek bir amaca bağlanabilecek basit bir hikaye değildir. Aksine bu şehir, yaklaşık iki bin yıl boyunca üst üste inşa edilmiş imparatorluk katmanlarının doğal sonucu olarak, yeraltında da yaşayan, nefes alan, işlevsel bir organizma haline gelmiştir.
Roma ve Bizans Dönemi (MS 4.–11. yüzyıl)
İstanbul’un yeraltı sisteminin omurgası, şehrin Konstantinopolis olarak yeniden kurulduğu Roma–Bizans döneminde atılır. Roma mühendisliği için bir kenti ayakta tutan şey yalnızca surlar değil, su, lojistik ve güvenliktir, bu yüzden yeraltı tünelleri esas olarak üç amaçla inşa edilmiştir.
1) Su taşıma ve depolama (en yaygın amaç); Bizans İstanbul’u, doğal tatlı su kaynakları sınırlı bir yarımada olduğu için, kilometrelerce uzaktan su getiren kemerler ve bunlara bağlı yeraltı kanalları (galeriler) inşa etti. Bu kanallar, bugün gördüğümüz büyük sarnıçların birbirine bağlanmasını sağlıyordu. En bilinen örnekler; Yerebatan Sarnıcı ve Binbirdirek Sarnıcıdır. Bu yapılar yalnızca depo değil, kuşatma zamanlarında şehrin hayatta kalmasını sağlayan stratejik altyapıydı.
2) Askeri ve acil kaçış galerileri; Bizans sarayları, surlar ve önemli yapılar arasında, doğrudan gün yüzüne çıkmayan dar, uzun ve alçak tüneller bulunuyordu, bunlar modern anlamda dev kaçış tünelleri gibi değil, daha çok haberci, asker ve malzeme transferine yönelik kontrollü geçişlerdi ve çoğu zaman tek kişinin geçebileceği ölçüde tasarlanmıştı.
3) Dini ve sembolik yeraltı mekanları; Erken Hristiyanlık döneminde, bazı yeraltı boşlukları ibadet, saklanma ya da kutsal alan olarak kullanıldı, bu da zamanla gizli tünel anlatılarının dinsel bir boyut kazanmasına yol açtı.
Osmanlı Dönemi (15.–19. yüzyıl)
1453’ten sonra Osmanlılar, Bizans’tan kalan bu yeraltı altyapısını yıkmak yerine büyük ölçüde devraldı ve özellikle su sistemleri onarıldı, genişletildi ve yeni kemerlerle desteklendi. Ancak Osmanlı döneminde şehir altında yeni bir dev tünel ağı kurma takıntısı yoktur, çünkü savunma anlayışı daha çok yüzeydeki kontrol ve sur sistemi üzerinden ilerler. Yeraltı yapıları bu dönemde; su dağıtımı, mahzen, depo, serinlik sağlayan alanlar, zaman zaman zindan veya geçici barınak olarak kullanıldı. Bazı tüneller ise çöktü, kapatıldı ya da üstüne yeni yapılar inşa edildi.
Gizli tüneller efsanesi neden bu kadar güçlü? Bu sorunun cevabı tarih kadar psikolojiktir. İstanbul’da kazı yapıldığında neredeyse her yerde bir boşlukla karşılaşılması, farklı dönemlerin aynı noktayı tekrar tekrar kullanması, sarnıçların karanlık, sütunlu, yankılı mimarisi, saray–kilise–surlar arasında gerçekten bağlantılar bulunması, zamanla halk anlatısında her şeyi birbirine bağlayan tek parça, devasa bir gizli ağ fikrine dönüşmüştür. Oysa gerçekte İstanbul’un altında, birbirine tamamı bağlı olmayan, dönem dönem yapılmış parçalı sistemler vardır.
Ayasofya çevresinde gerçekten yeraltı boşlukları, sarnıçlar ve geçitler bulunur fakat bunların tamamı aktif bir tünel ağı değildir. Çoğu ya suyla ilgilidir ya da yapının temelini rahatlatmak için bırakılmış mimari boşluklardır. Yani filmlerdeki gibi bir kapıdan girip tüm İstanbul’un altını dolaşmak tarihsel olarak mümkün değildir.
İstanbul, üst üste kurulmuş imparatorlukların yeraltını da kent hayatının bir parçası olarak kullandığı nadir metropollerden biridir. İstanbul’un altındaki tüneller gizli bir hazine ya da tek merkezden yönetilen bir ağ değil, suya, savunmaya ve sürekliliğe adanmış bir mühendislik mirasıdır. Bu şehir sadece sokaklarında değil, toprağının altında da tarih taşır.