Bir kişi hakkında henüz kesinleşmiş mahkumiyet kararı yokken aylarca, hatta bazı dosyalarda yıllarca cezaevinde kalabilmesi ceza hukukunun en tartışmalı alanlarından birini oluşturuyor. Çünkü hukuken tutuklama bir ceza değildir. Şüpheli veya sanığın peşinen cezalandırılması için değil, ceza soruşturması ve kovuşturmasının sağlıklı yürütülmesini güvence altına almak için kullanılan geçici bir koruma tedbiridir. Anayasa'nın 38. maddesindeki masumiyet karinesi gereğince suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz. Anayasa'nın 19. maddesi de kişi özgürlüğünü esas alır ve tutuklamayı belirli şartlara bağlar. Dolayısıyla ceza muhakemesinde temel düşünce kişinin tutuklu yargılanması değil, özgürlüğünün kural, tutuklamanın ise istisna olmasıdır. Anayasa Mahkemesi de tutuklamayı ağır bir koruma tedbiri olarak kabul ediyor.
Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 100. maddesi tutuklamayı hakimin sınırsız takdirine bırakmaz. Öncelikle şüpheli veya sanığın suçu işlediğine ilişkin kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut deliller bulunmalıdır. Ancak bu bile tek başına yeterli değildir. Ayrıca kişinin kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini doğuran somut olguların bulunması ya da delilleri yok etme, gizleme, değiştirme veya tanık, mağdur ve başkaları üzerinde baskı kurma ihtimalini gösteren davranışların mevcut olması gerekir. Kanunda bazı suçlar bakımından tutuklama nedeninin varsayılabileceği katalog da düzenlenmiştir. Buna rağmen katalog suçtan soruşturulmak otomatik olarak tutuklanmak anlamına gelmez. Kuvvetli suç şüphesi, kanuni koşullar ve ölçülülük değerlendirmesi yine yapılmalıdır.
Burada çok önemli bir üçüncü aşama daha vardır: ölçülülük. CMK 100'e göre işin önemi ve verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiriyle ölçülü değilse tutuklama kararı verilemez. CMK 101 kapsamında verilen kararda da kuvvetli suç şüphesinin, tutuklama nedenlerinin, tutuklamanın ölçülü olduğunun ve adli kontrolün neden yetersiz kalacağının hukuki ve fiili gerekçelerle ortaya konulması gerekir. Anayasa Mahkemesi bunu daha açık bir ilkeye dönüştürüyor. Kuvvetli suç belirtisinin bulunması kişinin özgürlüğünden mahrum bırakılması için tek başına yeterli değildir. Daha hafif bir tedbir bireyin ve kamunun yararını koruyabiliyorsa tutuklama gerekli kabul edilemez.
Peki Tutuklama Nasıl Cezaya Dönüşüyor?
Sorun çoğunlukla kanunun yazılı halinden değil, uygulamadaki gerekçelendirmeden doğuyor. Tutuklama kararlarında suçun niteliği, cezanın üst sınırı, delillerin durumu veya suçun katalog suçlardan olması gibi ifadelerin somut olayla yeterince ilişkilendirilmeden tekrarlanması, tutuklamanın gerçek amacını gölgeleyebiliyor. Oysa bir insan hakkında ağır bir suçlama bulunması başka şeydir, o insanın serbest bırakıldığında kaçacağını veya delillere müdahale edeceğini gösteren koşulların bulunması başka şeydir. Anayasa Mahkemesi de tutuklamanın hukuka uygunluğunu değerlendirirken kuvvetli belirtinin yanında tutuklama nedenlerinin ve ölçülülüğün somut olay üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor.
Örneğin yalnızca kişinin karşılaşabileceği cezanın ağır olması kaçma ihtimali konusunda dikkate alınabilecek bir unsur olabilir. Ancak tutuklamanın devam ettiği her aşamada aynı gerekçenin otomatik biçimde tekrarlanması sorun yaratır. Soruşturmanın başında henüz toplanmamış deliller nedeniyle var olan karartma tehlikesi, tanıklar dinlendikten ve deliller toplandıktan sonra büyük ölçüde ortadan kalkabilir. Kişinin sabit ikametgahı, sosyal bağları, soruşturma sırasındaki davranışları veya çağrıldığında kendiliğinden gelmesi gibi kişisel koşullar da değerlendirmeye dahil edilmelidir. Tutuklama nedeninin bir kez ortaya çıkmış olması, yargılama sonuna kadar değişmeden devam ettiği anlamına gelmez. Anayasa Mahkemesi bu nedenle tutukluluğun devamının gerçek bir kamu yararına dayanması ve bunu gösteren olayların mahkemeler tarafından incelenmesi gerektiğini belirtiyor.
Tutuklamanın istisna olması gerektiğini gerçek hayatta sağlayan en önemli mekanizmalardan biri adli kontroldür. Yurt dışına çıkış yasağı, belirli yerlere başvurma, konutu terk etmeme ve kanunda düzenlenen diğer yükümlülükler bazı dosyalarda tutuklamayla ulaşılmak istenen amacı kişinin tamamen özgürlüğünden mahrum bırakılmasına gerek kalmadan sağlayabilir. Bu nedenle doğru soru yalnızca tutuklama nedeni var mı değildir. Bu riski tutuklamadan daha hafif bir tedbirle önleyebilir miyiz? sorusunun da cevaplanması gerekir. Anayasa Mahkemesi, daha hafif bir tedbir yeterliyse ağır bir koruma tediri olan tutuklamanın gerekli kabul edilemeyeceğini açıkça vurguluyor.
Yargıtay Kararları Açısından Mesele
Yargıtay uygulamasında da tutuklama bir mahkumiyet hükmü olarak değil, muhakemeyi güvence altına alan geçici bir tedbir olarak ele alınır. Ancak tutuklama kararlarının doğrudan temyiz incelemesinden ziyade CMK'daki itiraz sistemi içinde denetlenmesi nedeniyle uygulamadaki temel anayasal standartların şekillenmesinde Anayasa Mahkemesi ve AİHM içtihatları özellikle önem kazanmıştır. Bu nedenle Yargıtay kararlarına atıf yapılırken tek bir dairenin kararından hareketle genel ve değişmez bir tutuklama standardı varmış gibi davranmak doğru olmaz. Somut delil, tutuklama nedeni, ölçülülük, gerekçe ve daha hafif tedbirlerin yeterliliği birlikte değerlendirilmelidir. Nitekim anayasal denetimde de mahkemelerin takdir yetkisi kabul edilmekle birlikte bu takdirin sınırsız olmadığı belirtilmektedir.
Tutukluluk uzadıkça mesele daha hassas hale gelir. Başlangıçta tutuklamayı haklı kılan nedenlerin zaman geçtikçe yeniden ve daha dikkatli değerlendirilmesi gerekir. Anayasa Mahkemesine göre tutukluluk süresinin makul olup olmadığı için herkese uygulanabilecek tek bir süre yoktur. Dosyanın karmaşıklığı, soruşturmanın yürütülme biçimi, kişinin durumu ve tutukluluğun devamını gerektiren kamu yararı birlikte değerlendirilir. Mahkemelerin de soruşturma ve kovuşturmayı tutuklu kişinin özgürlüğünün söz konusu olduğunu dikkate alarak gerekli özenle yürütmesi gerekir.
Tutuklama, kamuoyunun öfkesini yatıştırmak, kişiye gözdağı vermek, suçun karşılığını daha hüküm kurulmadan ödetmek veya ileride verilmesi muhtemel cezanın bir bölümünü şimdiden çektirmek amacıyla kullanılamaz. Bunların hiçbiri CMK 100'de tutuklama nedeni değildir. Tutuklamanın meşruiyeti kişinin suçlu olduğuna ilişkin toplumsal kanaatten değil, muhakemenin o aşamasında özgürlüğünün neden sınırlandırılmasının zorunlu olduğunun gösterilebilmesinden gelir.
Bu nedenle bir tutuklama kararında aslında üç ayrı sorunun cevabını aramak gerekir. Bu kişinin suçu işlemiş olabileceğini gösteren yeterince güçlü somut deliller var mı? Serbest kalırsa kaçma, delilleri karartma veya kanunun kabul ettiği başka bir tutuklama riski gerçekten mevcut mu? Aynı risk adli kontrol gibi daha hafif bir tedbirle giderilebilir mi? Bu sorulardan biri cevapsız kaldığında tutuklama, koruma tedbiri olma niteliğinden uzaklaşmaya başlar.
Ceza muhakemesi hukukunda tutuklamanın amacı geçmişte yapıldığı iddia edilen fiilin bedelini ödetmek değil, gelecekte muhakemenin sağlıklı yürütülmesini güvence altına almaktır. Mahkumiyet hükmünden önce özgürlüğün sınırlandırılması ancak bu amaç gerçekten zorunlu kılıyorsa meşru olabilir. Aksi halde kişinin beraat etme ihtimalinin hala bulunduğu bir dönemde cezaevinde geçen aylar, hukuken ceza olarak adlandırılmasa bile kişi açısından cezanın bütün sonuçlarını doğurur. İşte tutuklamanın istisna olması gerektiği ilkesi tam da bu nedenle ceza muhakemesinin teknik bir ayrıntısı değil, masumiyet karinesinin ve kişi özgürlüğünün en önemli güvencelerinden biridir.