Avrupa'nın eski dönemleri, özellikle Antik Çağ'ın sonundan Orta Çağ'ın sonlarına kadar uzanan yaklaşık bin yıllık süreç incelendiğinde kadınların toplum içindeki konumunun yaşadıkları bölgeye, ait oldukları sosyal sınıfa, dönemin hukuk sistemine ve siyasi yapıya göre büyük farklılıklar gösterdiği görülmektedir. Günümüzde temel insan hakları olarak kabul edilen birçok hak o dönemlerde henüz bulunmadığından, kadınların yaşamı çoğu zaman aile, gelenek, dini kurallar ve yerel yasalar tarafından belirleniyor buna rağmen aynı Avrupa coğrafyasında oldukça güçlü kadın hükümdarlar, toprak sahibi soylular, tüccarlar, zanaatkarlar ve hatta bilimle uğraşan kadınlar da tarih sahnesinde yer alıyordu. Roma İmparatorluğu'nun son dönemlerinde birçok bölgede aile yapısının merkezinde erkek bulunuyordu ve hukuki yetkilerin önemli bir bölümü baba veya aile reisinin elindeydi. Bununla birlikte Roma hukukunda kadınların miras alabilmesi, mülk sahibi olabilmesi ve bazı ekonomik işlemleri gerçekleştirebilmesi mümkündü. Bu durum, sonraki yüzyıllarda Avrupa'nın bazı bölgelerinde görülen uygulamalardan daha geniş haklar sağlayabiliyordu.
İmparatorluğun parçalanmasının ardından Avrupa'da feodal düzen güç kazanmaya başladı. Toprak sahipleri, derebeyleri ve yerel yöneticiler siyasi hayatı şekillendirirken toplumun büyük kısmı köylerde yaşıyor ve kadınların günlük yaşamı da tarım üretiminin ayrılmaz bir parçası haline geliyordu. Bugün birçok kişi Orta Çağ kadınlarının yalnızca ev işleriyle uğraştığını düşünse de tarihî kayıtlar bunun eksik bir değerlendirme olduğunu göstermektedir. Kadınlar tarlalarda çalışıyor, hayvan yetiştiriyor, ekmek yapıyor, kumaş dokuyor, pazarlarda satış yapıyor ve aile ekonomisinin devamında kritik rol üstleniyordu. Soylu ailelerde doğan kadınların yaşamı ise bambaşka kurallarla şekilleniyordu. Küçük yaşlardan itibaren diplomasi, yönetim, mülk idaresi ve hanedan ilişkileri konusunda eğitilen bazı kadınlar, eşleri savaşa gittiğinde veya öldüğünde büyük malikaneleri yönetebiliyor, vergi toplayabiliyor ve hatta kalelerin savunmasını organize edebiliyordu. İngiltere, Fransa ve Kutsal Roma İmparatorluğu'na ait belgelerde bu tür örneklere rastlanmaktadır.
Orta Çağ Avrupa'sında evlilik çoğu zaman yalnızca iki kişinin değil, iki ailenin veya iki hanedanın anlaşması anlamına geliyordu Özellikle aristokrat çevrelerde yapılan evliliklerin önemli bölümü siyasi ittifak, toprak paylaşımı veya ekonomik güç dengeleri amacı taşıyordu Aşk evlilikleri tamamen yok değildi ancak özellikle soylular arasında her zaman öncelikli unsur değildi. Kadınların eğitim alma imkanı toplumun her kesiminde aynı değildi. Soylu ailelerden gelen bazı kadınlar okuma ve yazma öğrenebiliyor, Latince metinlerle çalışabiliyor ve dini eserleri inceleyebiliyordu. Manastırlarda yaşayan rahibeler arasında önemli yazarlar, müzisyenler, hekimler ve bilim insanları yetişmişti. Buna karşılık kırsal bölgelerde yaşayan birçok kadın, yaşamını pratik bilgi ve sözlü geleneklerle sürdürüyor, resmi eğitim alma fırsatı bulamıyordu
Avrupa şehirleri büyümeye başladıkça kadınların ticaretteki rolü de arttı. Belgeler, bazı kadınların fırın, han, dokuma atölyesi ve küçük işletmeler yönettiğini göstermektedir. Özellikle dul kalan kadınlar, eşlerinden devraldıkları işleri kendi adlarına sürdürebiliyorlardı Bununla birlikte bu haklar şehirden şehre ve lonca kurallarına göre değişiklik gösteriyordu. Orta Çağ denildiğinde en çok konuşulan konulardan biri de cadı yargılamalarıdır Ancak bu süreç çoğunlukla Orta Çağ'ın sonları ile erken modern dönemde yoğunlaşmıştır. On binlerce insan, çoğunluğu kadın olmak üzere büyücülük suçlamalarıyla yargılanmış ve bir kısmı idam edilmiştir. Günümüzde tarihçiler bu davaların yalnızca dinî nedenlerle değil toplumsal korkular, salgın hastalıklar, ekonomik krizler ve yerel siyasi çatışmalar gibi birçok etkenin birleşimiyle ortaya çıktığını değerlendirmektedir
Bazı bölgelerde kadınların belirli kıyafetleri giymesi, saçlarını örtmesi veya belirli renkleri kullanması yerel kurallarla düzenlenebiliyordu Giyim yalnızca estetik değil sosyal statüyü, medeni hali ve ekonomik gücü gösteren önemli bir işaret olarak görülüyordu. Bununla birlikte Avrupa tarihi yalnızca kısıtlamalardan ibaret değildir. Tarihte önemli roller üstlenmiş kadın hükümdarlar, komutanlar ve yöneticiler de bulunmaktadır. Bazıları ordular yönetmiş, bazıları diplomatik anlaşmalar yapmış, bazıları ise bilim, sanat ve eğitim alanlarında yaşadıkları dönemin sınırlarını aşmayı başarmıştır. Bu durum, Avrupa'da kadınların konumunun tek tip olmadığını; dönem bölge ve sosyal sınıfa göre önemli farklılıklar gösterdiğini ortaya koymaktadır.
Modern tarih araştırmaları, uzun yıllar boyunca yalnızca kralların ve savaşların anlatıldığı tarih anlayışının değişmesiyle birlikte kadınların ekonomik, sosyal ve kültürel hayattaki rolünü daha ayrıntılı biçimde ortaya çıkarmıştır. Günlük yaşamı anlatan mahkeme kayıtları, vergi defterleri manastır arşivleri, ticaret belgeleri ve kişisel mektuplar incelendiğinde, Avrupa toplumunun görünmeyen yükünün büyük bölümünü kadınların taşıdığı açıkça görülmektedir. Belki de en şaşırtıcı gerçek şudur. Bugün geçmişe baktığımızda Orta Çağ Avrupası'nda kadınların hiçbir hakkı yoktu ya da tam tersine tamamen özgürdüler gibi tek cümlelik değerlendirmeler gerçeği yansıtmaz. Avrupa, yüzyıllar boyunca onlarca krallık, yüzlerce şehir devleti ve birbirinden farklı hukuk sistemlerinden oluşuyordu. Bu nedenle bir bölgede kadınların sahip olduğu haklar, başka bir bölgede tamamen farklı olabiliyordu.
Tarih bize, kadınların Avrupa'nın siyasi, ekonomik ve kültürel gelişiminde sanılandan çok daha büyük bir rol oynadığını gösteriyor Saraylarda tarlalarda, atölyelerde, manastırlarda, liman kentlerinde ve ticaret yollarında çalışan milyonlarca kadın, isimleri çoğu zaman tarihe yazılmasa da Avrupa medeniyetinin şekillenmesinde sessiz ama belirleyici bir güç olarak yer aldı. Bugün arşivlerden çıkarılan yeni belgeler ise, geçmişe dair bildiklerimizin hala tamamlanmadığını ve her yeni keşifle kadınların tarih içindeki gerçek yerinin daha net anlaşılmaya devam ettiğini ortaya koymaktadır