Bugün orman kanunları dediğimiz ifade, çoğu zaman güçlü olanın haklı sayıldığı, yazılı kuralların işlemediği ve insanların yalnızca kendi gücü kadar var olabildiği düzeni anlatmak için kullanılır. Ancak bu kavram, tarih boyunca tek tip bir sistem olmamıştır. Antik ve kadim dönemlerde dünyanın birçok bölgesinde merkezi devletlerin henüz oluşmadığı veya otoritenin zayıf olduğu zamanlarda insanlar gerçekten de büyük ölçüde kendi güçlerine, ailelerine, kabilelerine ve ittifaklarına dayanarak yaşamışlardır. Bu durum her zaman tamamen kuralsız bir yaşam anlamına gelmese de, adaletin bugünkü gibi bağımsız mahkemeler ve yazılı yasalar aracılığıyla sağlanmadığı dönemleri anlamak için önemli bir bakış açısı sunar. İnsanlığın en eski avcı toplayıcı topluluklarında devlet, polis mahkeme veya hapishane gibi kurumlar yoktu. Küçük gruplar halinde yaşayan insanlar, anlaşmazlıklarını çoğu zaman grubun yaşlıları deneyimli avcıları veya toplum içinde sözü geçen kişiler aracılığıyla çözmeye çalışıyordu Eğer taraflar uzlaşamazsa, bazı topluluklarda grup bölünür, bazı durumlarda ise kan davasına dönüşebilecek uzun çatışmalar yaşanabilirdi. Güçlü olmak yalnızca fiziksel kuvvet anlamına gelmiyor, aynı zamanda akraba desteğine, av becerisine ve topluluk içindeki saygınlığa da bağlı oluyordu
Tarım toplumlarının ortaya çıkmasıyla birlikte insanlar aynı toprak üzerinde daha uzun süre yaşamaya başladı. Bu yeni düzen, mülkiyet kavramını da beraberinde getirdi. Toprak, ürün, hayvan ve su kaynakları değer kazandıkça bunlar üzerinde çıkan anlaşmazlıklar arttı Yazılı hukuk henüz gelişmeden önce birçok bölgede misilleme esasına dayalı uygulamalar görülüyordu. Bir aileye zarar verilirse, karşı tarafın da benzer bir bedel ödemesi beklenirdi. Bu anlayış, modern anlamda adalet olarak görülmese de, sınırsız şiddeti belirli ölçüde sınırlandırmayı amaçlayan erken toplumsal mekanizmalardan biri olarak değerlendirilmektedir. Mezopotamya'da şehir devletlerinin güçlenmeye başlamasıyla birlikte yazılı hukuk kuralları ortaya çıktı. Bunun öncesinde ise birçok yerel toplulukta anlaşmazlıklar kabile reisleri ve tapınak görevlileri tarafından çözülüyordu. Daha sonra hazırlanan yazılı kanunlar, kişisel intikamın yerine devlet otoritesini koymayı hedefledi. Böylece gücü yeten alır anlayışının yerine, en azından teorik olarak herkes için geçerli kurallar getirilmeye çalışıldı.
Antik Mısır'da düzen kavramı, yalnızca insanlar arasındaki ilişkileri değil, evrenin işleyişini de kapsıyordu. Firavun, yalnızca ülkeyi yöneten kişi değil, aynı zamanda kozmik düzenin koruyucusu olarak görülüyordu. Bu nedenle haksızlık yapmak yalnızca bir insana zarar vermek değil evrensel dengeyi bozmak olarak da değerlendiriliyordu. Elbette uygulamada her zaman eşitlik sağlanmıyordu ancak devlet otoritesi güçlendikçe bireysel güç kullanımının sınırlandırılması hedefleniyordu. Antik Yunan'da şehir devletleri arasında büyük farklılıklar vardı. Bazı dönemlerde aristokrat ailelerin gücü hukukun önüne geçebiliyor, bazı dönemlerde ise halk meclisleri ve mahkemeler daha etkin rol oynuyordu. Bununla birlikte Homeros destanlarında anlatılan daha erken dönemlerde, bir kişinin onurunun korunması çoğu zaman kendi ailesinin ve savaşçı gücünün sorumluluğundaydı. Haksızlığa uğrayan kişinin hakkını arayacağı merkezi bir yapı her zaman bulunmuyordu
Roma'nın ilk dönemlerinde de aile reisinin oldukça geniş yetkileri vardı. Zamanla Roma hukuku geliştikçe kişisel intikamın yerini devlet mahkemeleri almaya başladı. Roma hukukunun en büyük yeniliklerinden biri, uyuşmazlıkların belirli usuller çerçevesinde çözülmesini sağlamaya çalışmasıydı. Bu gelişme, güç yerine kuralların öne çıkmasının önemli adımlarından biri olarak kabul edilir. Kuzey Avrupa'nın erken Germen topluluklarında ise kan bedeli sistemi dikkat çeker. Bir kişinin öldürülmesi veya ağır şekilde yaralanması durumunda karşı tarafa belirli bir tazminat ödenmesi uzun süreli kan davalarının önüne geçmeyi amaçlıyordu. Eğer taraflar anlaşamazsa çatışmalar büyüyebiliyordu. Bu sistem tamamen güç temelli bir düzen ile yazılı hukuk arasında geçiş niteliği taşımaktadır.
Orta Asya bozkırlarında yaşayan birçok göçebe toplulukta da yazısız töreler büyük önem taşıyordu. Töre, yalnızca ceza sistemi değil misafirperverlikten savaş kurallarına, aile ilişkilerinden ticarete kadar geniş bir yaşam düzenini kapsıyordu. Güç önemliydi; ancak topluluğun ortak kabul ettiği töreye aykırı davranan kişi saygınlığını kaybedebilir ve ağır yaptırımlarla karşılaşabilirdi. Bu nedenle her güç düzeni tamamen kuralsız değildi çoğu zaman yazıya geçirilmemiş fakat toplum tarafından kabul edilen normlara dayanıyordu Sosyolojik açıdan bakıldığında, devlet otoritesinin bulunmadığı ortamlarda insanlar güvenliği bireysel güçle değil, güçlü sosyal bağlarla sağlamaya çalışırlar. Aile, akrabalık, kabile, klan ve ittifaklar bu nedenle büyük önem kazanır. Çünkü tek başına yaşayan bir bireyin hayatta kalma ihtimali düşerken, güçlü bir topluluğun parçası olmak güvenlik sağlar. Bu durum, insanlık tarihinin çok uzun bir bölümünde sosyal dayanışmanın neden hayati olduğunu da açıklar.
Psikolojik olarak ise sürekli güç mücadelesinin yaşandığı toplumlarda insanlar daha yüksek düzeyde kaygı, güvensizlik ve saldırganlık geliştirebilir. İnsan davranışları üzerine yapılan modern araştırmalar, hukukun zayıf olduğu bölgelerde bireylerin daha fazla savunmacı davranışlar sergileyebildiğini göstermektedir. Çünkü kişi, hakkını koruyacak bağımsız bir sisteme güvenemediğinde, bunu kendi gücüyle sağlamak zorunda hissedebilir. Ancak tarih bize önemli bir ders verir. Tam anlamıyla orman kanunları ile yönetilen toplumlar uzun süre büyük medeniyetlere dönüşmekte zorlanmıştır. Ticaretin gelişebilmesi için güven gerekir. Bilimin ilerleyebilmesi için istikrar gerekir. Sanatın gelişebilmesi için insanlar yarınından emin olmalıdır. Sürekli güç mücadelesinin yaşandığı bir ortamda üretim azalır bilgi aktarımı zorlaşır ve toplumsal gelişme yavaşlar
Bu nedenle tarih boyunca büyük medeniyetlerin ortak özelliklerinden biri, kişisel gücün yerine kurumsal kuralları koymaya çalışmaları olmuştur Elbette bu kurallar her zaman adil uygulanmamış, birçok toplumda sınıf ayrımları, kölelik ve eşitsizlik devam etmiştir. Ancak yine de bireysel intikamın yerine hukuk sistemlerinin oluşturulması, insanlık tarihindeki en önemli toplumsal dönüşümlerden biri olarak kabul edilir. Bugün orman kanunları ifadesi çoğu zaman mecaz olarak kullanılır. Gerçekte ormanların kendine özgü dengeleri ve doğal işleyişi vardır. İnsan toplumlarında ise bu ifade, güçlü olanın zayıfı ezdiği düzeni anlatmak için benimsenmiştir. Tarihin erken dönemleri incelendiğinde, insanların tamamen kuralsız yaşamadığı aksine yazısız gelenekler, kabile kuralları, töreler ve dini normlar aracılığıyla düzen kurmaya çalıştıkları görülmektedir. Fakat merkezi devlet yapıları geliştikçe bu kurallar yazılı hukuk sistemlerine dönüşmüş ve bireysel güç kullanımını sınırlandırmaya yönelik daha kapsamlı mekanizmalar oluşturulmuştur.
İnsanlık tarihi yalnızca savaşların ve kralların tarihi değildir. Aynı zamanda güç mü belirleyici olacak, yoksa ortak kurallar mı sorusuna verilen cevapların tarihidir. Bu soru binlerce yıl önce de vardı, bugün de var ve gelecekte de toplumların en temel sınavlarından biri olmaya devam edecektir.