Opus Dei, Latince Tanrı’nın Eseri anlamına gelen adıyla, 20. yüzyılın başında ortaya çıkmış ve Katolik dünyasında hem derin bir etki bırakmış hem de zaman zaman tartışmaların odağında yer almış bir ruhani harekettir 1928 yılında İspanyol rahip Josemaría Escriva tarafından kurulan bu yapı, sıradan bir insanın gündelik yaşamı içerisinde yani ofiste çalışırken, çocuklarını büyütürken, ticaret yaparken ya da akademik araştırma yürütürken kutsallığa ulaşabileceğini savunan oldukça radikal bir fikirle ortaya çıkmıştır. Bu düşüncenin temelinde yatan anlayış şudur kutsallık yalnızca manastırlarda, rahiplik makamında ya da mistik inzivalarda aranması gereken bir ayrıcalık değildir aksine, her insan yaptığı işi en iyi şekilde, dürüstlükle ve Tanrı’ya adanmış bir niyetle yerine getirdiğinde, o iş bir ibadet niteliği kazanır ve böylece gündelik hayatın sıradan görünen anları bile ruhani bir derinlik taşımaya başlar.
Opus Dei, Katolik Kilisesi içinde kişisel piskoposluk statüsüne sahiptir bu, onun klasik bir tarikat ya da manastır düzeni olmadığı anlamına gelir, çünkü üyeleri genellikle dünyadan el etek çekmiş kişiler değil, aksine modern toplumun tam ortasında yaşayan, meslek sahibi, aile kurmuş, sosyal hayatın aktif bireyleridir yani bu yapı, ruhani yaşam ile modern dünyanın dinamikleri arasında bir köprü kurmayı amaçlar. Üyelik yapısı da kendi içinde katmanlıdır bazı üyeler evli ve aile hayatı sürdüren süpernumerary olarak adlandırılan bireylerdir, bazıları ise bekar kalmayı seçerek daha disiplinli bir ruhani program uygulayan numerary üyelerden oluşur ancak bu farklılıkların ortak paydası, düzenli dua, ruhani rehberlik, ahlaki disiplin ve kişisel gelişim anlayışıdır.
Opus Dei’nin öğretisinde çalışmak yalnızca ekonomik bir faaliyet değil, aynı zamanda karakter inşasının bir aracıdır kişi işini ne kadar titizlikle ve sorumluluk bilinciyle yaparsa, iç dünyasını da o kadar şekillendirir ve bu süreçte disiplin, sabır, tevazu ve fedakarlık gibi değerler gelişir dolayısıyla çalışma hayatı, bir tür ruhsal arınma alanına dönüşür. Ancak Opus Dei yalnızca destek değil, eleştiri de almıştır bazı çevreler örgütün iç yapısının fazla kapalı olduğunu, üyeleri üzerindeki ruhani disiplinin katı olabildiğini ve özellikle eğitim kurumları aracılığıyla entelektüel çevrelerde etkili olmaya çalıştığını iddia etmiştir bu eleştiriler özellikle popüler kültürde, örneğin Dan Brown’ın romanları aracılığıyla geniş kitlelere taşınmış ve Opus Dei kamuoyunda gizemli bir yapı gibi algılanmıştır.
Bununla birlikte Katolik Kilisesi içindeki resmi konumu, Papalık tarafından tanınmış olması ve dünya genelinde binlerce üyesiyle faaliyet göstermesi, Opus Dei’nin yalnızca spekülasyonlardan ibaret bir yapı olmadığını gösterir bugün Avrupa’dan Latin Amerika’ya, Amerika Birleşik Devletleri’nden Asya’ya kadar birçok ülkede eğitim kurumları, kültürel merkezler ve ruhani programlar aracılığıyla varlığını sürdürmektedir. Opus Dei’yi anlamak için onu bir gizli örgüt kalıbına sıkıştırmak yerine, modern çağın dinsel arayışları bağlamında değerlendirmek daha sağlıklı olabilir çünkü 20. yüzyılın hızlı sekülerleşme süreci içerisinde, inancı gündelik hayattan koparmadan yaşama fikri, birçok insan için anlamlı bir alternatif sunmuştur.
Sonuç olarak Opus Dei, inancı soyut bir düşünce olmaktan çıkarıp yaşamın pratik alanlarına taşımayı hedefleyen, disiplinli ve sistematik bir ruhani yaklaşım geliştirmiş, hem hayranlık hem eleştiri toplamış, modern Katolik dünyasının en dikkat çekici yapılarından biri olarak varlığını sürdüren bir oluşuma dönüşmüştür onu anlamak, yalnızca kurumun yapısını değil, aynı zamanda çağımızın din toplum ilişkisini de anlamayı gerektirir.