Ölümü Kıskanmak Mümkün mü? [ 01 Ağustos 2026 ]


Ölümü Kıskanmak Mümkün mü?

İnsan, çoğu zaman kıskançlığı yalnızca başka insanlara yöneltilen bir duygu olarak düşünür. Oysa bazen kıskanılan şey bir insan değil, bir durum, bir zaman, hatta hiç dokunulamayan bir kavram olabilir. Peki ya ölüm? Acı veren, korkutan ve çoğu zaman kaçılmak istenen bir gerçek neden kıskanılsın? İlk bakışta bu düşünce anlamsız görünür. Çünkü ölümün ne bir yüzü vardır ne de sahip olduğu bir hayat. Fakat belki de kıskanılan ölümün kendisi değildir, onun temsil ettiği şeydir.

Ölümün en ilginç özelliği, bütün yükleri sırtından indirmiş gibi görünmesidir. Kaygısı yoktur, beklentisi yoktur, pişmanlığı yoktur. Gelecek korkusunu taşımaz, geçmişin ağırlığını da. Oysa insan sürekli hesap yapan bir varlıktır. Dün söylediklerini düşünür, yarın olacaklardan endişe eder ve bugünü çoğu zaman bu iki zaman arasında kaybeder. Belki de ölümün sessizliğini kıskanır. Çünkü kendi zihni hiçbir zaman susmaz.

Bu kıskançlık aslında yaşama yönelmiş gizli bir eleştiridir. İnsan bazen ölümü değil, yaşamanın ağırlığını sorgular. Yorulduğunda, haksızlığa uğradığında ya da anlamını kaybettiğinde, ölüm gözünde bir son olmaktan çok bütün soruların sustuğu bir yer gibi görünmeye başlayabilir. Fakat bu, yaşamak istememekten ziyade daha hafif yaşayabilme özlemidir. Ölüm burada bir metafora dönüşür, bitişin değil, yüklerden arınmanın simgesi olur.

Felsefe tarihine bakıldığında da benzer bir düşünceyle karşılaşılır. Stoacılar ölümün değil, ölüm korkusunun insanı köleleştirdiğini söylerken, Epikuros; "Biz varken ölüm yoktur, ölüm geldiğinde ise biz artık yokuz." diyerek ölümü korkulacak bir deneyim olmaktan çıkarır. Buna rağmen insan zihni ölümü değil, ölümün bilinmezliğini taşır. Belki de kıskanılan, bilinmeyenin huzurlu olduğu yanılsamasıdır.

Psikolojik açıdan bakıldığında ise ölümü kıskanmak, çoğu zaman ölüm arzusundan farklıdır. İnsan bazen kendi zihninden kaçmak ister. Sürekli düşünen, pişman olan, suçluluk hisseden veya geleceği hesaplayan zihin, kısa süreliğine bile olsa tamamen susmayı hayal edebilir. Burada kıskanılan şey ölüm değil, sessizliktir. Çünkü insanın en yorucu düşmanı çoğu zaman dış dünya değil, kendi iç sesidir.

Belki de asıl paradoks şudur: Ölümün hiçbir şeye sahip olmadığı düşünülür, fakat insan ona sahip olmadığını düşündüğü tek şeyi yükler; mutlak huzuru. Kimse ölümden dönüp bunu doğrulayamaz. Buna rağmen zihin, bilinmeyeni eksik parçalarını tamamlayacak bir boşluk gibi hayal etmeye eğilimlidir. Böylece ölüm, gerçekliğinden çok insanın üzerine yansıttığı anlamlarla var olur.

Gerçekten ölümü mü kıskanıyoruz, yoksa yaşarken kaybettiğimiz iç huzuru mu? Belki de ölüm hiçbir zaman kıskanılan taraf değildir. İnsan, yalnızca kendi hayatında bulamadığı dinginliği, ulaşamadığı sessizliği ve taşıyamadığı yüklerden kurtulmuş olma ihtimalini kıskanır. Çünkü bazen kıskandığımız şey bir kişi değildir, zihnimizin ulaşamadığı bir halin hayalidir. Bu yüzden ölümü kıskanmak aslında ölümle değil, yaşamın insana yüklediği ağırlıkla ilgili en derin metaforlardan biridir.