Tarih boyunca birçok kadim uygarlık, insanın yalnızca fiziksel olarak bir kez doğduğuna değil, yaşamı boyunca ikinci ve çok daha derin bir doğum yaşayabileceğine de inanmıştır. Günümüzde bu kavram çoğu zaman spiritüel uyanış ya da kişisel dönüşüm olarak yorumlansa da, okült geleneklerde ikinci doğum çok daha kapsamlı bir anlam taşır. Bu öğretiye göre insan, yalnızca dünyaya gözlerini açtığı gün doğmuş sayılmaz asıl doğum, kendi cehaletini fark ettiği, içsel karanlığıyla yüzleştiği ve bilincini dönüştürdüğü anda gerçekleşir. Bu nedenle birçok ezoterik okul, ikinci doğumu biyolojik değil, bilinçsel bir olay olarak değerlendirmiştir. Kadim okült öğretilerde insanın ilk doğumu bedene, ikinci doğumu ise farkındalığa açılan kapı olarak görülürdü. İlk doğum insanı dünyaya getirirken, ikinci doğum kişinin kendi iç dünyasını tanımasını sağlayan uzun ve zorlu bir yolculuğun başlangıcı kabul edilirdi. Bu anlayışa göre bilgi yalnızca kitaplardan öğrenilen birikim değildi gerçek bilgi, insanın kendisini tanımasıyla ortaya çıkan ve dışarıdan aktarılamayan bir deneyimdi. Bu yüzden birçok ezoterik gelenekte Kendini bil sözü, tüm öğretilerin temel taşı olarak kabul edilmiştir.
Antik çağın gizem okullarında ikinci doğum, belirli sınavlardan geçen adayların sembolik olarak eski kimliklerini geride bırakmalarıyla temsil edilirdi. Bu süreçte adaylar uzun süre sessizlik içinde kalabilir, yalnızlık dönemleri yaşayabilir, çeşitli disiplinlerden geçebilir ve zihinsel dayanıklılıklarını sınayan uygulamalara katılabilirlerdi. Amaç, kişiyi korkutmak değil; alışkanlıklarını, önyargılarını ve benliğine sıkı sıkıya bağlandığı kalıpları sorgulamasını sağlamaktı. Çünkü okült anlayışa göre insanın en büyük engeli dış dünya değil, kendi zihninin görünmeyen sınırlarıydı Birçok ezoterik metinde ikinci doğum, ölmeden önce ölmek şeklindeki sembolik ifadeyle anlatılır. Bu söz fiziksel ölümü değil, kişinin eski düşünce biçimlerinin, kibirlerinin, korkularının ve yanılsamalarının sona ermesini ifade eder. Eski benliğin çözülmesiyle birlikte yeni bir bakış açısının doğacağına inanılırdı. Bu nedenle ikinci doğum, bir son değil, eski kimliğin dönüşümüyle başlayan yeni bir yaşam evresi olarak görülürdü
Okült geleneklerde bu dönüşümün kolay gerçekleşmediği özellikle vurgulanırdı. Bilginin yalnızca öğrenilmesi değil, yaşanması gerektiğine inanılırdı. Bir kişi yüzlerce metin okuyabilir, sayısız sembol ezberleyebilir veya birçok ritüele katılabilirdi ancak bunların hiçbiri tek başına ikinci doğumu temsil etmezdi. Asıl dönüşüm, edinilen bilgilerin kişinin karakterine, davranışlarına ve yaşam biçimine yansımasıyla mümkün görülürdü Bilginin davranışa dönüşmediği yerde gerçek değişimin de gerçekleşmediği düşünülürdü. İnisiyasyon olarak adlandırılan kabul törenleri de bu anlayışın önemli parçalarından biriydi. Bu törenlerde adayın eski yaşamını geride bıraktığını sembolize eden çeşitli uygulamalar bulunurdu Karanlık bir odadan aydınlık bir alana çıkmak, gözlerin bir süre kapalı tutulması, dar bir geçitten yürümek veya sembolik kapılardan geçmek gibi ritüeller, kişinin cehaletten bilgiye doğru ilerleyişini temsil eden güçlü imgelerdi. Bu uygulamalar farklı kültürlerde değişiklik gösterse de ortak mesaj aynıdır. Gerçek yolculuk dışarıya değil, insanın kendi içine doğru başlar
Simya geleneğinde ikinci doğum, kurşunun altına dönüşmesi metaforuyla açıklanırdı. Bu benzetme maddi bir dönüşümden çok insanın içsel gelişimini anlatır. Kurşun, işlenmemiş ve ağır yönleri altın ise olgunlaşmış bilinci, bilgeliği ve dengeyi simgelerdi. Simyacılar için laboratuvarda yapılan çalışmalar kadar, kişinin kendi karakterini dönüştürme çabası da büyük önem taşırdı. Bu nedenle simya yalnızca maddelerin değil, insanın da dönüşüm sanatı olarak değerlendirilmiştir. Bazı okült öğretiler ikinci doğumu bir anda gerçekleşen olağanüstü bir olay olarak değil, yıllar sürebilen kademeli bir süreç olarak tanımlar. İnsan her farkındalıkla eski benliğinden biraz daha uzaklaşır, her deneyimle yeni bir yönünü keşfeder ve her iç hesaplaşmayla daha derin bir olgunluğa ulaşır. Bu nedenle ikinci doğumun kesin bir başlangıç veya bitiş anı olduğundan söz etmek yerine, yaşam boyunca devam eden bir bilinç yolculuğu olarak ele alınması daha doğru kabul edilir
Modern psikoloji ile okült gelenekler arasında dikkat çekici benzerlikler kuran araştırmacılar da bulunmaktadır. Özellikle kişinin gölge yönleriyle yüzleşmesi, bastırılmış duygularını tanıması, kendini daha dürüst değerlendirmesi ve yaşamına yeni bir anlam kazandırması gibi süreçler, bazı açılardan ikinci doğum öğretisinin sembolik anlatımlarıyla örtüşmektedir. Bununla birlikte, bu benzerlikler tarihsel olarak doğrudan aynı düşünceyi temsil ettiklerini değil, farklı dönemlerde insanın içsel dönüşümünü açıklamaya yönelik benzer yaklaşımlar geliştirilmiş olabileceğini düşündürmektedir. Okült geleneklerde ikinci doğum, ayrıcalıklı insanların ulaşabildiği gizemli bir ödül değil, kişinin kendi çabasıyla yürüdüğü uzun ve disiplinli bir gelişim yolu olarak anlatılır. Sabır, öz eleştiri, öğrenmeye açıklık ve karakter gelişimi bu yolun temel taşları arasında sayılır. Gerçek değişimin dış koşullardan çok insanın kendi tutumunda başladığı düşüncesi, birçok kadim öğretide ortak bir tema olarak karşımıza çıkar
Belki de ikinci doğum kavramının yüzyıllardır ilgi çekmeye devam etmesinin nedeni budur. İnsanlık değişen çağlara, teknolojilere ve yaşam biçimlerine rağmen aynı temel soruları sormayı sürdürmektedir. Ben gerçekten kimim. Hayatımın amacı nedir ve İnsan kendini değiştirebilir mi Okült gelenekler bu sorulara kesin cevaplar vermek yerine, cevapların insanın kendi iç yolculuğunda bulunabileceğini ileri sürer. Bu yüzden ikinci doğum, yalnızca kadim metinlerde geçen sembolik bir anlatım değil insanın kendini tanıma arayışını ifade eden en güçlü metaforlardan biri olarak günümüze kadar varlığını sürdürmektedir.