Ormanlar yönünden bakıldığında oksijen meselesi sadece sayısal bir üretim hesabı değil, insanla dünya arasındaki en eski ve en sessiz anlaşmadır; çünkü ormanlar, gündüzleri yapraklarının içindeki milyonlarca hücreyle güneş ışığını yakalayıp karbondioksiti oksijene çevirirken, aynı anda havayı serinleten, nemi tutan, rüzgarı yavaşlatan ve soluduğumuz havayı gerçekten yaşanabilir kılan karmaşık bir denge kurar.
Bir ormana girdiğinde havanın farklı gelmesi tesadüf değildir; ağaçlar yalnızca oksijen salmaz, havadaki tozu, kirleticileri ve zararlı partikülleri yapraklarında tutar, toprağın üstünde ve altında çalışan kök–mantar ağlarıyla karbonu kilitler ve böylece atmosferdeki yükü hafifletir, yani orman oksijeni yalnızca üretmez, korur ve temizler.
Üstelik ormanların asıl gücü sürekliliğindedir; tek tek ağaçlar yaşar, ölür ve çürürken bile orman bütünü nefes almaya devam eder, bu döngü sayesinde karbon uzun süreli olarak toprakta ve odunsu dokuda depolanır ve bu da iklimin ani savrulmalar yaşamasını engeller.
Bu yüzden ormanları sadece oksijen üreten yerler olarak görmek büyük resmi kaçırmaktır; ormanlar, havanın ritmini ayarlayan, yağmurun yolunu çizen, toprağın hafızasını tutan ve insanın soluduğu nefesi istikrarlı kılan canlı sistemlerdir ve bir orman yok olduğunda kaybolan şey yalnızca ağaçlar değil, havanın dengesi, zamanın yavaşlığı ve doğanın kendini onarma kapasitesidir.