İnsan en büyük yanılgıyı, gerçeğin tam ortasında dururken yaşar çünkü karşısındaki kişinin yaptığı şey açık bir ihanet olsa bile, o ihanetin yarattığı boşluk, zihnin içinde bambaşka bir hikayeye dönüşür ve o hikayenin başrolünde artık aldatan değil, yetemediğini düşünen sen olursun, işte tam da bu noktada manipülasyon, sadece bir davranış olmaktan çıkar ve insanın kendi kendine kurduğu görünmez bir hapishaneye dönüşür. Çünkü aldatan kişi çoğu zaman sadece bir hata yapmaz o hatayı görünmez kılmak için küçük cümleler, belirsiz tavırlar, eksik bırakılmış açıklamalar ve zamanla yerleştirilen şüphelerle bir zemin hazırlar, öyle ki sen bir noktadan sonra neden yaptı diye sormak yerine ben neyi eksik yaptım diye sormaya başlarsın ve işte bu soru, aslında sana ait olmayan bir suçun en ağır yükünü omuzlarına bırakır.
Bir süre sonra fark etmeden kendi davranışlarını incelemeye başlarsın daha mı az ilgi gösterdin, daha mı az sevdin, daha mı az yeterliydin, daha mı eksiktin diye düşünürken aslında onun seçiminin sorumluluğunu kendi karakterine, kendi değerine, kendi varlığına yüklemeye başlarsın ve bu yük öyle sinsidir ki insanı dışarıdan değil, içeriden çökertir. Oysa gerçek çoğu zaman çok daha nettir ama kabul etmesi zordur bir insanın sadakatsizliği, karşısındaki kişinin yetersizliğinden değil, kendi sınırlarından, kendi boşluklarından ve kendi seçimlerinden doğar, fakat manipülatif bir zihin bu gerçeği sana asla bu kadar sade bırakmaz, onu büker, ezer, parçalar ve en sonunda sana şu cümleyi fısıldar. Eğer daha iyi olsaydın, bunlar olmazdı.
Ve sen de inanırsın… çünkü insan sevdiği birini suçlamaktansa, kendini suçlamayı daha kolay bulur, çünkü kendini değiştirebileceğine inanmak karşındaki insanın aslında seni hiç düşünmediği gerçeğini kabul etmekten daha az acı verir, çünkü umut dediğimiz şey bazen gerçeği görmemizi engelleyen en güçlü filtredir. Zaman geçtikçe, onun yaptığı şeyleri anlamaya çalışırken kendini daha çok kaybedersin kendini düzeltmeye, daha iyi olmaya, daha fazla vermeye çalışırsın ama hiçbir zaman fark etmezsin ki problem senin ne verdiğinle değil, onun neyi seçtiğiyle ilgilidir ve sen ne kadar değişirsen değiş, bir insanın karakterine ait olan bir boşluğu dolduramazsın.
İşte en tehlikeli nokta tam olarak burasıdır aldatılmak bir olaydır ama yetemediğini düşünmek bir kimliğe dönüşür, çünkü bir süre sonra sadece o ilişkiyi değil, kendini de o gözle görmeye başlarsın, değerin sorgulanır, özgüvenin çatlar, sevilebilirliğin bile sana şüpheli gelir ve insanın kendine olan inancını kaybetmesi, birini kaybetmekten çok daha derin bir yıkımdır. Ama belki de en gerçek, en sert ve aynı zamanda en özgürleştirici farkındalık şudur. Sen yetmediğin için aldatılmadın. O, sadık kalacak kadar derin olmadığı için seni kaybetti.
Çünkü doğru insan, eksiklerini fırsat olarak görmez seni değiştirmeye çalışmaz, seni kendine karşı savunmasız bırakmaz, seni kendinden şüphe ettirmez, aksine seni olduğun haliyle daha güçlü hissettirir ve eğer bir ilişki seni sürekli kendini sorgulayan, kendini eksik hisseden birine dönüştürüyorsa, orada eksik olan sen değil, o ilişkinin kendisidir. Ve belki de insanın kendine söylemesi gereken en zor ama en gerekli cümle şudur. Ben yetmedim değil yanlış yerde yeterli olmaya çalıştım.