Yorgun hayatlar vardır; sabahı alarmdan önce uyanır, gecesi uykudan önce düşünceyle biter, gün boyu taşınan yükün ağırlığı omuzdan çok zihinde hissedilir ve insan yürürken bile sanki bir yerlere geç kalıyormuş gibi acele ederken aslında hiçbir yere yetişemediğini sessizce fark eder. Bu hayatların içinde aldatılanlar vardır; bir başkasının sözüne değil, kendi umutlarının kurduğu cümlelere inanıp sonra o cümlelerin birer birer çözüldüğünü izleyen, “nasıl göremedim” sorusunu aynaya sorup cevap alamayan, güvenin kırıldığı yerde sadece ilişkiyi değil, kendine duyduğu inancı da kaybeden insanlar.
Kabullenemeyenler vardır; yaşananın adını koysa da kalbinin bunu imzalamayı reddettiği, aklın “bitti” dediği yerde duygunun hala kapıyı açık bıraktığı, kapanmayan defterlerin arasında kendine yer arayan, vedaların nihai olduğuna ikna olamayanlar. Zorluk yaşayanlar vardır; hayatın bir anda ağırlaştığı, basit görünen şeylerin bile güç istediği, her adımın hesaplandığı, her nefesin tartıldığı, güçlü görünmenin bir zorunluluk, yorgunluğun ise lüks sayıldığı zamanlardan geçenler.
Gidenler vardır; bazen haklı, bazen kaçak, bazen sessiz, bazen fırtınalı, ardında cevaplanmamış sorular bırakarak uzaklaşan, geriye dönüp bakmamak için hızlanan, unutmanın kolay olacağını sanıp hatırlamanın peşinden sürüklenenler. Gelenler de vardır; boşlukların içine yanlış zamanda giren, geçmişin ağırlığıyla karşılanan, kendilerini anlatmaya çalışırken başkasının hikayesinde figür olmaktan öteye geçemeyen, iyi niyetle gelip yorgunlukla karşılaşanlar.
Ve ait olduğu yeri bulamayanlar vardır; kalabalıklar içinde yalnız, yalnızlıkta kalabalık hisseden, ne gittiği yere sığabilen ne de kaldığı yerde kök salabilen, “buradayım” dediğinde bile içten içe “buraya mı” diye soranlar. Onlar için ev bir adres değil, bir histir; insanlar birer durak, duygular geçici barınaklardır ve kalp, kendini güvende hissedeceği o tek cümleyi, o tek bakışı, o tek sessizliği arar durur.
Bu yorgun hayatların ortak bir dili vardır; yüksek sesle konuşmaz, gösterişli cümleler kurmaz, daha çok susarak anlatır kendini, çünkü bazı acılar anlatıldıkça değil, anlaşıldıkça hafifler. Ve belki de en gerçek olan şudur: herkesin bir yerlere ait olma arzusu vardır ama bazı insanlar önce kendilerine ait olmayı öğrenmeden hiçbir yere sığamaz; bu yüzden yorgunlukları geçici değil, yolculukları uzundur.
Yine de bu hikaye umutsuz bitmez; çünkü yorgun hayatlar, bütün kırılmalarına rağmen dayanıklıdır, aldatılanlar tekrar sevmekten sevilmekten vazgeçmez, kabullenemeyenler bir gün kabullenmenin teslimiyet değil, özgürlük olduğunu fark eder, gidenler bazen geri dönmese de kalanlar kendi yerini yeniden inşa eder. Ve ait olduğu yeri bulamayanlar, eninde sonunda şunu anlar: ait olmak bazen bir kişiye, bazen bir zamana, bazen de sadece kendi iç sesine sessizce “tamam” diyebilmektir.