Gulyabani, sanılanın aksine yalnızca Yeşilçam’a ait bir efsane değildir. Kökeni çok daha eskiye dayanan, Türk halk inanışları ve Anadolu folklorunda yer alan mitolojik–halk anlatısı kökenli bir varlıktır, ancak Yeşilçam sineması onu bugünkü popüler hafızaya kazıyan ana mecra olmuştur.
Gulyabani, Osmanlı döneminden itibaren anlatılan halk hikayelerinde; geceleri ortaya çıkan, mezarlıklar, harabeler, ıssız yerler ve ormanlarla ilişkilendirilen, insanları korkutan, bazen kandıran, bazen cin–insan arası bir varlık olarak geçer. İsmi Farsça kökenlidir (gûl=hortlak/yaratık + bânî = musallat olan).
Yeşilçam onu karikatürleştirmiştir. Özellikle Gulyabani gibi yapımlarla, korkutucu folklor figürü zamanla mizahi, saf, kandırılabilir bir karaktere dönüştü ve halkın zihninde korkulacak varlıktan çok alay edilen bir korku halini almıştır. Halk inanışlarında Gulyabani, klasik bir canavardan çok; bilinmeyenden duyulan korku, gece, karanlık ve ıssız mekan kaygısı, toplumsal disiplin (çocukları korkutmak, sınır çizmek) sembolleri olmuştur. Yani mitolojik yönü fiziksel bir yaratık olmaktan çok zihinsel ve kültüreldir.
Artık Gulyabani’den korkmamamızın nedeni tek bir sebep değil, zamanla üst üste binmiş kültürel, psikolojik ve toplumsal dönüşümlerin ortak sonucudur. Gulyabani, esas gücünü karanlıktan, bilinmezlikten ve anlatının ciddiyetinden alıyordu ve biz bu üç alanı da büyük ölçüde kaybettik.
Bilinmeyen alan artık kalmadı, eskiden gece, orman, mezarlık, harabe ve ıssızlık gerçekten bilinmeyen mekanlardı. Elektrik yoktu, kamera yoktu, internet yoktu, açıklama yoktu ve insan zihni açıklayamadığı boşlukları korkuyla doldururdu, Gulyabani tam olarak bu boşluğun içinden çıkardı ama bugün haritalanmış bir dünyada yaşıyoruz ve bilinmeyen daraldıkça, mitolojik korkular da doğal olarak sönümlendi.
Anlatı artık ciddiyetini kaybetti, Gulyabani, kuşaktan kuşağa ciddi bir uyarı figürü olarak aktarılırdı. Gece dışarı çıkma, mezarlığa gitme, ıssız yerde oyalanma gibi sınırlar onun üzerinden çizilirdi fakat özellikle Gulyabani ve benzeri Yeşilçam anlatılarıyla bu figür korkutucu olmaktan çıkıp kandırılan, alaya alınan, saf bir karaktere dönüştü ve bir korku figürü ciddiyetini kaybettiği anda zihindeki etkisini de kaybeder.
Korku nesnesi artık değişti, insan zihni korkusuz kalmaz, sadece korkunun yönü değişir. Eskiden korku doğaüstüne yönelirken bugün belirsiz gelecek, ekonomik güvensizlik, görünmez tehditler, yalnızlık ve hız gibi soyut ama gerçek baskılar korkunun yerini aldı ve Gulyabani gibi somut, masalsı figürler bu yeni korkuların yanında zararsız görünmeye başladı.
Çocukluk diliyle olan bağ koptu, Gulyabani en çok çocukları etkileyen bir figürdü çünkü çocuk zihni metaforla düşünür, bugün ise çocuklar korkuyu masaldan değil, ekrandan, gerçek görüntülerden ve filtresiz içeriklerden öğreniyor, dolayısıyla folklorik korkular daha oluşmadan rekabeti kaybediyor.
Akıl, korkunun yerini aldı, modern dünyada korku artık adı konmuş riske dönüştü, bilinmeyen varlıklar yerine istatistikler, açıklamalar ve teşhisler var ve Gulyabani, akılla açıklanabilen bir dünyada barınamayan bir figür haline geldi.
Biz Gulyabani’den korkmayı bırakmadık, Gulyabani’nin yaşadığı dünyayı kaybettik. Karanlık azaldı, anlatı hafifledi, korkular yön değiştirdi ve geriye dönüp baktığımızda Gulyabani artık bir tehdit değil, çocukluğun karanlık ama güvenli köşesinden kalan bir hatıra gibi duruyor.