Karadeniz’in kıyıya vuran dalgaları nasıl ki durup dururken kabarıp sonra bir anda çekiliyorsa, Lazların ruh hali de öyledir; sakin bir sabahın ardından tek bir kelimeyle coşup, tek bir bakışla susabilen, doğanın temposunu içine doğuştan sindirmiş insanların hikayesidir bu. Yağmurun usanmadan yağdığı, sisin dağları perde gibi kapattığı, toprağın yeşiliyle insanın sabrını sınadığı bu coğrafyada büyüyen Laz, sert iklimin içinde yumuşak bir zekayı, dik yamaçların arasında kıvrak bir mizahı, dalgaların gürültüsünde ise şaşırtıcı bir duyarlılığı saklar.
Hırçın denir onlara ama bu hırçınlık öfkenin değil, hayata karşı dimdik durmanın, kolay eğilmemenin, sözü dolandırmadan söylemenin kısa yoludur; çünkü Karadeniz insanı bilir ki fırtına varken susmak, güneş açtığında konuşmaktan daha anlamlıdır. Lazın dili hızlıdır, esprisi ani gelir, tepkisi çabuktur ama bu hızın ardında derin bir gözlem, güçlü bir hafıza ve kimseye fark ettirmeden herkesi çözen bir zihin çalışır; laf sokarken bile güldürür, kızarken bile tebessüm bırakır.
Doğa onlara sabrı öğretmiştir; çay bahçesinde eğilip kalkarken, mısır tarlasını yağmur altında beklerken, denize açılırken dalgayla pazarlık yaparken öğrenilen bir sabırdır bu, kitaplardan değil, dizlerde biriken çamurdan, ellerde nasır olan hayattan süzülen bir bilgelik. Bu yüzden Laz insanı, kolay vazgeçmez, kolay küsmekle birlikte uzun süre kin tutmaz; siniri anlık, bağı kalıcıdır, tıpkı Karadeniz gibi bir anda taşar ama çekildiğinde ardında bereket bırakır.
Müzikleri tulum kadar hızlı, tulum kadar keskin, ama bir o kadar da içe işleyen bir ritim taşır; ayak yere vururken beden değil, hafıza hareket eder, çünkü her adımda geçmişin izleri, ataların sesi, dağların yankısı vardır. Laz, eğlenirken bile ciddidir, çalışırken bile şakacıdır; hayatı fazla süslemeyi sevmez ama olduğu gibi yaşamayı bilir, bu yüzden sözleri bazen sert, duruşu bazen köşeli görünür ama yaklaştıkça o köşelerin aslında insanı koruyan bir zırh olduğu anlaşılır.
Karadeniz’in hırçın çocukları denir ya, belki de asıl hırçın olan denizdir, dağdır, yağmurdur; Laz ise bütün bu sertliğin ortasında ayakta kalmayı öğrenmiş, doğayla kavga etmeyen ama ona boyun da eğmeyen, kendi gibi olmayı bir hayat felsefesi haline getirmiş insandır. Ve işte tam da bu yüzden, Lazları anlamak için yüksek seslerine değil, sessiz kaldıkları anlara bakmak gerekir; çünkü o anlarda Karadeniz susar, insanı konuşur.