Şehir o gece sadece karanlık değildi, sanki görünmeyen bir katmanın altında saklanan ve doğru anı bekleyen bir şey vardı. İnsanlar yürüyordu ışıklar yanıyordu, hayat olağan akışında devam ediyor gibi görünüyordu ama bütün bu sıradanlığın içinde, dikkatli bakıldığında hissedilebilecek ince bir çatlak vardı ve o çatlak, gerçekliğin sandığımız kadar sağlam olmadığını fısıldıyordu. Kadın yürüyordu, fakat bu kez attığı adımların ona ait olup olmadığından emin değildi çünkü hızlanmak istediğinde ayakları ağırlaşıyor yavaşlamak istediğinde içinden bir kuvvet onu ileri doğru itiyordu sanki bir yere gitmiyor, bir yere çağrılıyordu ve bu çağrı dışarıdan değil, içinden yükseliyordu. Ve sonra kara kedi ortaya çıktı. Bu sefer bir köşede bekleyen bir gölge gibi değil, doğrudan karşısında mesafesiz ve aniden, sanki bir saniye önce orada yokmuş da bir sonraki saniye var olmaya karar vermiş gibi, açıklaması olmayan bir yakınlıkla belirdi.
Kadının kalbi hızlandı ama onu asıl sarsan şey bu değildi, çünkü kara kedi gözlerini kırpmıyordu ve o gözlerde hiçbir yansıma yoktu ne sokak ışıkları, ne şehir, ne de kendisi sanki o gözler gördüğünü dışarıdan değil, içeriden izliyordu. Kadın geri adım attı ama aradaki mesafe değişmedi çünkü bu bir fizik meselesi değildi, bu algının sınırlarıyla oynayan bir şeydi ve algı, insanın en kolay kandırılan yönüdür. Dönüp yürümeye başladı önce hızlı, sonra daha hızlı, sonra neredeyse koşar gibi ama bir süre sonra fark etti ki yalnız yürümüyor, çünkü ayak seslerine eşlik eden ikinci bir ritim vardı yumuşak, sessiz ama kesinlikle orada olan bir ritim. Durdu. Ses de durdu. Tekrar yürüdü. Ses geri geldi. Ama bu kez arkadan değil yanından. Kadın başını çevirdiğinde hiçbir şey görmedi ama o boşluk yokluğun boşluğu değildi aksine, varlığın saklandığı bir boşluktu ve insan bazen görmediği şeylerden değil, hissedip de adlandıramadığı şeylerden korkar. Ve tam o anda, bir ses değil ama bir cümle zihninin içinde yankılandı, sanki düşünce gibi ama ona ait olmayan bir düşünce.
Kaçtığın şey sensin. Kadın aniden döndü. Kara Kedi bu kez arkasındaydı. Az önce yanında hissedilen şey şimdi nefes mesafesindeydi ve bu, aklın kabul edebileceği bir durum değildi çünkü mesafe, zaman ve hareket kuralları burada işlemiyordu. Boğazı kurudu, nefesi düzensizleşti çünkü bu artık bir karşılaşma değil, yavaş yavaş daralan bir çemberdi ve o çemberin merkezinde kendisi vardı. Kedi başını hafifçe eğdi. Ve o an kadın gördü. Kedinin gözlerinde bu kez bir şey vardı ama bu bir yansıma değildi, bu bir sahneydi kendi hayatından bir an, unutmak istediği, bastırdığı yüzleşmekten kaçtığı bir an ve o sahne sadece görünmüyordu, hareket ediyordu. Kadın izlediğini sandı ama aslında yeniden yaşıyordu. Nefesi kesildi, dizleri titredi çünkü insan geçmişini hatırladığında değil, yeniden yaşadığında kırılır ve o an, zamanın aslında düz bir çizgi olmadığını, bazı anların asla gerçekten bitmediğini anladı.
Kara Kedi bir adım daha yaklaştı. Ve tam o sırada kadın fark etti ki gölgesi hareket ediyor. Ama kendisi kıpırdamamıştı. Gölge, yavaşça kara kedinin olduğu yöne doğru kaydı. Bu imkansızdı çünkü gölge, sahibine bağlıdır ama bu kez bir bağlılık yoktu sanki gölge kendi kararını vermişti. Kadın bir adım attı. Gölgesi de attı. Ama bir an gecikmeyle. Artık aynı değillerdi. Ve en ürkütücü olan şuydu. Kara Kedi kadına bakmıyordu. Gölgeye bakıyordu. Kadın o an anladı ki bu varlık, gördüğü bedenle ilgilenmiyordu onun içindeki, sakladığı bastırdığı, inkar ettiği parçayı istiyordu.
Ve kaçmak artık bir çözüm değildi. Çünkü insan kendinden kaçamaz. Sadece geciktirir. Ve geciken her şey, geri döndüğünde daha güçlü olur. Kara Kedi yavaşça geri çekildi, ama bu bir kaçış değildi bu açık bir davetti. Sokağın daha karanlık kısmına doğru yürüdü durdu, arkasına baktı ve bekledi. Şimdi seçim ağırdı. Çünkü kadın biliyordu ki eğer onu takip ederse geri dönen kişi aynı olmayacaktı. Ama eğer takip etmezse zaten hiçbir zaman gerçekten kendisi olamayacaktı. Ve şehir, o an, nefesini tuttu.