Kanuni Sultan Süleyman, tarih sahnesinde yalnızca ordular sevk eden, kanunlar koyan, imparatorluk sınırlarını kıtalar boyunca genişleten bir hükümdar olarak değil; gecenin ilerleyen saatlerinde mürekkep şişesinin kapağını sessizce açan, kelimelerin içine eğilen, kalemiyle kendine ait bir iç dünya kuran şair kimliğiyle de var olur ve bu iki kimlik, yani iktidarın gür sesi ile şiirin fısıltısı, onun zihninde hiçbir zaman birbirini boğmadan yan yana durur. Kanuni, şiirlerini “Muhibbî” mahlasıyla yazar; bu mahlas basit bir edebi takma ad değil, iktidarın bütün resmî ağırlığını üzerinden atıp kendini yalnızca “seven, sevilen ve sevgiyle yaralanan” bir kul olarak ifade edebilme arzusunun bilinçli bir tercihidir; çünkü Muhibbî imzası altında yazılan dizelerde ne taht vardır ne ordu, ne ferman ne de zafer narası, yalnızca iç içe geçmiş aşk, kader, fanilik ve ilahi hesaplaşma katmanları bulunur.
Metiyelerine bakıldığında, Kanuni’nin kaleminin övgüyü bile temkinle kullandığı görülür; o, övdüğü kişiyi yüceltirken aslında dünyanın geçiciliğini hatırlatmayı ihmal etmez, peygamberleri, Allah’ı, adaleti ve bazen de aşkın kendisini överken, gücün değil anlamın peşinden giden bir zihnin izlerini bırakır ve bu metiyelerde ihtişam, sesini yükselterek değil, ölçülü bir vakar içinde kendini gösterir. Ancak onun asıl dikkat çekici yönü, karaladığı satırlarda ortaya çıkar; Muhibbî Divanı’nda yer alan beyitlerde Kanuni, aşkı bir zafer olarak değil, çoğu zaman bir mağlubiyet, bir çözülme, bir teslimiyet hali olarak anlatır; sevdiğine kavuşamamayı, insanın kendi nefsine yenilmesini, kaderin önünde eğilmeyi anlatırken kelimeler, bir cihan padişahının değil, iç dünyasında yalnız kalmış bir insanın elinden çıkmış hissi verir.
Aşk onun şiirlerinde sadece beşeri bir tema değildir; ilahi aşka açılan kapının eşiğinde duran bir imtihan gibidir ve bu nedenle sevgili çoğu zaman ulaşılmaz, uzak, suskun ve hatta zalimdir; çünkü Kanuni için aşk, mutlak huzur değil, insanı arındıran bir sarsıntıdır ve bu sarsıntı olmadan ne kul olmanın ne de adil bir hükümdar olmanın mümkün olduğuna inanır. Karaladığı dizelerde sık sık ölüm fikrine döner; dünyanın geçiciliği, saltanatın bir rüzgar gibi dağılabileceği gerçeği, tahtın altında da toprağın aynı olduğu düşüncesi, onun şiirlerinde tekrar eden bir yankı haline gelir ve bu yönüyle Kanuni’nin metinleri, gücün zirvesindeki bir insanın içten içe fanilikle hesaplaşmasının yazılı belgeleri gibidir.
Araştırmacı bir gözle bakıldığında, Kanuni’nin şiirleri Osmanlı saray edebiyatının süslü ve mesafeli dilinden zaman zaman bilinçli olarak uzaklaşır; yer yer sadeleşir, yer yer kırılır, bazen bir iç çekiş kadar kısa, bazen de uzun bir tefekkür zinciri kadar yoğun olur ve bu dalgalanma, onun zihninin hem devlet işleriyle hem de içsel sorgulamalarla aynı anda meşgul olduğunun edebî izlerini taşır. Metiyelerinde adalet kavramı özel bir yere sahiptir; Kanuni, adaleti yalnızca yöneticinin halka borcu olarak değil, insanın kendi vicdanına karşı sorumluluğu olarak görür ve bu nedenle kaleminden çıkan övgüler, kişilere değil, ilkelere yönelir; adalet, denge, hikmet ve sabır onun şiirlerinde birer soyut kavram olmaktan çıkıp ahlaki omurgaya dönüşür.
Sonuçta Kanuni Sultan Süleyman’ın yazdıkları, yalnızca bir padişahın edebi uğraşı olarak okunamaz; onlar, iktidarla insan olma hali arasındaki gerilimin, aşk ile sorumluluk arasındaki ince çizginin, dünya ile ahiret arasındaki sessiz pazarlığın metinleridir ve Muhibbi imzasıyla karalanan her satır, tarihin bize bıraktığı şu nadir tanıklığı fısıldar: En güçlü olanlar bile, en çok kelimelere ihtiyaç duyanlardır.