İnsanlık tarihi boyunca bazı bilgiler herkes için değil, yalnızca belirli kişilere aktarılması gereken sırlar olarak görülmüştür. Kralların rahiplerin şamanların ve bilgelerin koruduğu bu öğretiler doğanın görünmeyen düzenini, evrenin gizli yasalarını ve insan ruhunun bilinmeyen yönlerini anlamaya yönelik bir arayış olarak kabul edilmiştir. Günümüzde okültizm olarak adlandırılan kavramın kökeni de Latince occultus yani gizlenmiş saklı kelimesine dayanır. Buradaki gizlilik, karanlık veya korkutucu bir anlamdan çok, bilgiyi hazırlıksız kişilerin anlayamayacağı düşüncesiyle koruma altına alma anlayışını ifade eder. Kadim uygarlıkların pek çoğunda, evrenin görünen yüzünün ardında işleyen görünmez bir düzen olduğuna inanılıyordu. İnsan, doğa ve gökyüzü arasında kurulan bu bağın ancak semboller, ritüeller ve özel eğitim süreçleriyle anlaşılabileceği düşünülüyordu. Bu nedenle eski toplumlarda bilgiyi taşıyan kişiler sıradan insanlar değil, uzun yıllar boyunca eğitim gören rahipler, kahinler ve inisiye edilmiş öğrencilerdi. Onlar için yıldızların hareketleri mevsimlerin döngüsü, rüyalar ve semboller, tanrıların veya evrensel düzenin insanlığa bıraktığı işaretlerdi.
Antik Mısır, okült öğretilerin en güçlü merkezlerinden biri olarak kabul edilir. Mısır rahiplerinin, tapınaklarda yalnızca seçilmiş kişilere aktardıkları bilgilerin astronomi, geometri, sembolizm ve ruhsal eğitim unsurlarını bir araya getirdiği düşünülmektedir. Piramitlerin ve tapınakların yalnızca mimari yapılar değil, aynı zamanda kozmik düzeni yansıtan sembolik merkezler olduğu yönünde birçok araştırma ve teori bulunmaktadır. Özellikle ölüm ve yeniden doğuş kavramı, Mısır'ın ezoterik anlayışının merkezinde yer almıştır. İnisiyasyon adı verilen ruhsal eğitim süreçlerinde kişinin eski benliğini geride bırakarak sembolik bir ölüm yaşadığı ve ardından daha yüksek bir bilinç seviyesine ulaştığına inanıldığı ileri sürülür.
Mezopotamya uygarlıklarında ise gökyüzü gözlemleri ile kutsal ritüeller iç içe geçmişti. Sümer ve Babil rahipleri, gezegenlerin hareketlerini yalnızca astronomik olaylar olarak değil, aynı zamanda dünyadaki gelişmelerin işaretleri olarak yorumluyordu. Ziggurat adı verilen büyük tapınaklar, hem ibadet merkezi hem de gök olaylarını gözlemleme alanı olarak kullanılıyordu. Kil tabletlere işlenen bazı semboller ve dualar, kötü ruhlardan korunmak, bereketi artırmak veya tanrılarla iletişim kurmak amacıyla gerçekleştirilen ritüellerin varlığına işaret etmektedir. Ancak bu uygulamaların büyük bölümü zaman içinde kaybolmuş, günümüze yalnızca parçalar halinde ulaşmıştır.
Anadolu'nun kadim halkları arasında da benzer geleneklerin bulunduğuna dair çeşitli bulgular vardır. Hititler ve Frigler döneminden kalan bazı metinlerde arınma törenlerinden, sembolik sunulardan ve kutsal sözlerden bahsedilmektedir. Özellikle kötü enerjileri veya uğursuzluk getirdiğine inanılan etkileri uzaklaştırmak amacıyla yapılan ritüeller, dönemin dini yaşamının önemli bir parçasıydı. Bu törenlerde ateş, su, tütsü ve çeşitli doğal nesneler sembolik anlamlar taşıyor, insan ile doğa arasındaki görünmez bağın güçlendirilmesine hizmet ediyordu. Antik Yunan dünyasında ise okült öğretiler daha çok gizem okulları aracılığıyla aktarılmıştır Özellikle Eleusis Gizemleri olarak bilinen inisiyasyon geleneği, yüzyıllar boyunca büyük bir sır perdesi altında sürdürülmüştür. Bu törenlere katılan kişilerin, yaşam ve ölüm üzerine derin bir ruhsal deneyim yaşadığı ve törenlerde gördüklerini asla dışarıya anlatmadıkları rivayet edilir. Günümüze kadar ulaşan tarihi kayıtlar, bu ritüellerin tam olarak nasıl gerçekleştirildiğini açıklamaya yetmemiştir. Bu da Eleusis Gizemleri'ni tarihin en büyük kayıp ritüellerinden biri haline getirmiştir.
Orta Asya bozkırlarında yaşayan eski Türk topluluklarının inanç sistemlerinde de görünmeyen dünya ile iletişim kurabilen kişilere özel bir yer verilirdi. Şamanlar veya kamlar, davul eşliğinde gerçekleştirilen törenlerle ruhsal yolculuklara çıktıklarına, ataların ruhlarıyla veya doğa güçleriyle bağlantı kurduklarına inanılan kişilerdi. Bu ritüeller yalnızca dini bir uygulama değil, aynı zamanda toplumsal düzenin korunması, hastaların iyileştirilmesi ve önemli kararların alınması için de önemli kabul edilirdi. Günümüzde bu geleneklerin büyük bölümü unutulmuş olsa da bazı semboller ve halk inanışları, geçmişten günümüze ulaşan kültürel izler olarak yaşamaya devam etmektedir. Kadim uygarlıkların ortak noktalarından biri, bilgiyi semboller aracılığıyla aktarma alışkanlığıdır. Bir yılan figürü, sonsuzluğu temsil eden bir daire, güneşi betimleyen bir disk veya belirli geometrik şekiller yalnızca süsleme amacıyla kullanılmıyor evrenin işleyişine dair derin anlamlar taşıdığı düşünülüyordu. Bu nedenle birçok araştırmacı, antik tapınakların duvarlarında, mezar odalarında ve taş oymalarında yer alan işaretlerin aslında kayıp öğretilerin sessiz tanıkları olduğunu öne sürmektedir.
Kayıp ritüellerin neden ortadan kaybolduğu ise hala tartışılan bir konudur. Savaşlar, büyük göçler, imparatorlukların çöküşü ve dini dönüşümler nedeniyle pek çok kutsal metin yok edilmiş veya zaman içinde unutulmuştur. Bazı tarihçiler, bu bilgilerin bilinçli olarak gizlendiğini ve yalnızca küçük gruplar tarafından kuşaktan kuşağa aktarıldığını düşünürken, bazı araştırmacılar ise bu anlatıların zamanla efsanelerle iç içe geçerek gerçek tarihî bağlamını kaybettiğini savunmaktadır. Bugün elimizde bulunan arkeolojik buluntular eski el yazmaları ve taş tabletler, kadim dünyanın hala tam olarak çözülememiş birçok sırrı olduğunu göstermektedir. Piramitlerin koridorlarından Anadolu'nun kaya tapınaklarına Mezopotamya'nın kil tabletlerinden eski Türklerin kutsal dağlarına kadar uzanan bu büyük miras, insanlığın yalnızca maddi dünyayı değil görünmeyeni de anlamaya çalıştığının sessiz bir kanıtı gibidir.
Belki de kadim uygarlıkların asıl mirası, geride bıraktıkları gizemli ritüeller değil insanın evrenle bağ kurma, kendini tanıma ve bilinmeyeni keşfetme arzusudur. Çünkü tarih boyunca değişen medeniyetlere rağmen aynı soru hep varlığını korumuştur. Görünen dünyanın ötesinde, henüz tam olarak anlayamadığımız başka bir düzen olabilir mi. İşte okült öğretiler ve kayıp ritüeller üzerine duyulan bitmeyen merak da belki tam olarak bu sorudan doğmaktadır.