İşte, Yemekte, Trafikte; Ekrana Bağlanan Hayatlar [ 31 Ocak 2026 ]


İşte, Yemekte, Trafikte; Ekrana Bağlanan Hayatlar

İnternet bağımlılığı artık yalnızca “çok vakit geçirmek” meselesi değil; işten çıkınca hemen telefona uzanan elin refleksiyle, yemek aralarında masaya değil ekrana bakan gözlerle, işte birkaç dakikalık boşluk yakalandığında zihnin dinlenmeye değil kaybolmaya yönelmesiyle, trafikte kırmızı ışıkta geçen saniyelerin bile sessizliğe tahammül edemeyip doldurulmasıyla ve eve gelince koltuğa oturur oturmaz açılan ekranlarla hayatın her boşluğunu işgal eden görünmez bir alışkanlık haline gelmiş durumda. Eskiden boşluklar vardı; bekleme anları, düşünmeye açılan kısa duraklar, insanın kendi zihniyle baş başa kaldığı sessiz aralıklar… Şimdi ise o boşluklar tehdit gibi algılanıyor, çünkü boşluk demek hissetmek, düşünmek, sorgulamak demek ve modern insan bunlardan kaçmayı öğrendi. İnternet tam da bu noktada devreye giriyor; ne düşündüğünü sormadan, ne hissettiğini önemsemeden, yalnızca dikkati dağıtan bir akış sunuyor ve insan, farkına varmadan her boşluğu bu akışla kapatmayı seçiyor.

İşten çıkınca yaşanan o anlık serbestlik hissi, çoğu zaman özgürlüğe değil ekrana yöneliyor; gün boyu bastırılmış yorgunluk, zihni susturmak için kaydırmaya dönüşüyor. Yemek araları, bedeni beslemesi gereken zamanlar olmaktan çıkıp parmakların otomatik hareket ettiği kısa kaçışlara evriliyor. İş yerinde birkaç dakikalık duraklama bile dinlenme fırsatı değil, bildirim kontrolüne dönüşüyor; sanki durursak düşecekmişiz gibi, sanki ekran olmazsa zaman akmayacakmış gibi. Trafikte geçen dakikalar bile artık düşünmeye alan bırakmıyor; kırmızı ışıkta beklemek sabırsızlıkla değil, telefona bakma zorunluluğuyla dolduruluyor. Evde koltuğa oturulduğunda ise gerçek dinlenme başlamıyor; beden duruyor ama zihin hâlâ uyarılıyor, çünkü ekran kapatılmadıkça gün bitmiş sayılmıyor. İnternet burada bir araç olmaktan çıkıp, günün ritmini belirleyen bir eşlikçiye dönüşüyor; sessizliği bastıran, yalnızlığı örtbas eden, düşünceyi yüzeyde tutan bir arka plan gürültüsü gibi.

Asıl mesele, internetin varlığı değil; onun boşluklara yerleşme biçimi. İnsan artık yalnız kalmayı değil, yalnız hissetmemeyi öğreniyor; fakat bu öğrenme, gerçek bağ kurmayı değil, sürekli uyarılmayı getiriyor. Zihin hiç durmadığı için derinleşemiyor, duygular yüzeye çıkamadığı için işlenemiyor ve gün sonunda yaşanmışlık hissi yerine yalnızca “meşguliyet yorgunluğu” kalıyor. Belki de en tehlikeli olan, bu halin normalleşmesi. Herkesin aynı şekilde yaşadığı bir döngü, sorgulanmaz hale geliyor; telefonu kapatmak radikal bir karar gibi algılanıyor, ekransız kalmak eksiklik sayılıyor. Oysa insan zihni, sürekli dolu kaldığında değil, arada boşluk bulduğunda nefes alıyor. Düşünce, sessizlikten doğuyor; farkındalık, durmayı göze alanlarda filizleniyor.

İnternet bağımlılığı, çoğu zaman ekranla değil, boşlukla kurulan ilişkiyle ilgilidir. Boşluktan korkan zihin, onu dolduracak en kolay şeyi seçer; ama o boşluklar geri alınmadıkça, insan kendine ait zamanı da yavaş yavaş kaybeder. Belki de ilk adım, telefonu kapatmak değil; boşlukla kalabilmeyi yeniden öğrenmektir.