Tarihte bir şehrin yalnızca surlarının değil, anlamının da parçalandığı anlardan biridir. Çünkü Haçlı seferleri zincirinin dördüncü halkası olarak yola çıkan ordu, Kudüs’e ulaşamadan rotasını Hristiyan dünyanın kalbine çevirerek İstanbul’u yağmalamış ve bu olay, Bizans’ın yüzyıllar boyunca biriktirdiği siyasi, kültürel ve manevi birikimi tek bir kırılma anında geri dönülmez biçimde zedelemiştir.
Başlangıçta hedef Müslüman topraklarıydı ancak borçlar, entrikalar ve iktidar vaatleri iç içe geçince Haçlılar, Byzantine Empire’ın iç çekişmelerine dahil oldu, taht kavgalarının tarafı haline geldi ve sonunda yardım bahanesi, açık bir istilaya dönüştü, 1204 Nisan’ında şehir düştüğünde kiliseler yağmalandı, kutsal emanetler söküldü, sanat eserleri eritildi ya da Batı’ya taşındı ve İstanbul, kendi inancını paylaşanlar tarafından tarihte ilk kez bu ölçekte talan edildi.
İstilanın ardından şehirde Latin Empire kuruldu fakat bu yapı ne Bizans’ın idari geleneğini taşıyabildi ne de halkın meşruiyetini kazanabildi, böylece İstanbul siyasi olarak Batı’nın eline geçmiş olsa da ruhen çözüldü ve bu çözülme, Bizans’ın 1261’de şehri geri almasına rağmen hiçbir zaman tam anlamıyla onarılamadı.
Bu kırılmanın arka planında Republic of Venice’in ticari çıkarları, Doğu Akdeniz hakimiyeti ve Haçlı ordularını yönlendirme gücü de belirleyici oldu, yani 1204 yalnızca askeri bir saldırı değil, inanç, para ve iktidarın aynı anda aynı şehir üzerine çökmesiydi.
Bugünden bakıldığında 1204 İstilası, İstanbul’un 1453’teki fethinden bile daha derin bir yara olarak değerlendirilir çünkü bu olay Bizans’ı askeri olarak değil, zihinsel ve kurumsal olarak çökertmiş, Doğu ile Batı arasındaki uçurumu kalıcı hale getirmiş ve aynı inancı paylaşmak ile aynı kaderi paylaşmak arasındaki farkı tarihin en sert dersi olarak kayda geçirmiştir.