İstanbul Arkeoloji Müzeleri, klasik anlamda gezilip çıkılan bir sergi alanı olmaktan çok, insanlığın ilk düzen kurma çabasından imparatorlukların çöküşüne kadar uzanan sürecin taş, kil ve kemik üzerinden konuştuğu bir bilinç alanıdır; burada sergilenen her eser, yalnızca ait olduğu dönemi temsil etmez, aynı zamanda ondan sonra gelen tüm zamanların üzerine çöken görünmez bir etkiler zincirinin parçası olarak durur. Osman Hamdi Bey’in öncülüğünde kurulan bu müze kompleksi, Arkeoloji Müzesi, Eski Şark Eserleri Müzesi ve Çinili Köşk’ten oluşan yapısıyla, Mezopotamya’dan Anadolu’ya, Mısır’dan Helenistik dünyaya kadar uzanan geniş bir coğrafyanın tek bir mekanda üst üste binmiş hafızasını taşır; bu yüzden müzede ilerlerken bir kronoloji izlemezsiniz, aksine zaman sizi farklı yönlerden çekiştirir.
Özellikle İskender Lahdi, yalnızca sanatsal bir başyapıt olarak değil, gücün nasıl mitolojiye dönüştürüldüğünün taşlaşmış bir örneği olarak sergilenir; figürlerin yüz ifadeleri, hareket halindeki bedenleri ve savaş sahnelerinin canlılığı, ölümü anlatmak yerine iktidarın sonsuzluk arzusunu fısıldar ve bu fısıltı, binlerce yıl sonra bile etkisini kaybetmez. Eski Şark Eserleri Müzesi’nde yer alan yazılı tabletler, kanunlar ve antlaşmalar ise sessiz ama çok daha serttir; çünkü burada sergilenen Hammurabi geleneği, Asur yazıtları ve diplomatik metinler, insanın ilk kez kural koyarak dünyayı kontrol etme girişimini açıkça ortaya koyar ve bu durum, müzeyi yalnızca estetik değil, psikolojik olarak da ağır bir alana dönüştürür.
Çinili Köşk ise bu yoğunluğun içinde bir ara nefes gibidir; Selçuklu ve erken Osmanlı çinilerinin geometrisi, insanın evreni anlama çabasını simgeleyen düzenli bir tekrar hissi yaratır, fakat bu düzen bile dikkatle bakıldığında mutlak bir huzur değil, kontrollü bir denge arayışı olarak okunur. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde dolaşırken hissedilen şey hayranlıktan çok, hafif bir içe çekilmedir; çünkü burada sergilenen her eser, “bizden önce de buradaydım” der ve bu cümle, İstanbul gibi katmanlı bir şehirde yankılandığında, insanın zaman içindeki yerini sorgulamasına neden olur.
Burası geçmişin anlatıldığı bir yer değil, geçmişin hala konuştuğu bir alandır ve belki de bu yüzden, müzeden çıkan herkes bir miktar sessizleşir; çünkü bazı bilgiler öğrenilmez, sadece taşın ağırlığıyla hissedilir.