Issız Cuma Mezarlığı adı bile kendi içinde bir boşluk taşır sanki zamanın akışından kopmuş, takvimlerin bir gününü unutmuş ve o unutulan günün içinde sıkışıp kalmış bir yer gibi, yalnızca coğrafi bir nokta değil, aynı zamanda insanın zihninde yankılanan bir sessizlik biçimi olarak varlığını sürdürür çünkü burası, sadece mezar taşlarının sıralandığı bir alan değil, geçmişin, korkunun ve bilinmeyenin üst üste katmanlar halinde biriktiği görünmez bir hafıza alanıdır. Çanakkale çevresinde anlatılan hikayeler, bu mezarlığı sıradan bir defin alanı olmaktan çıkarıp, neredeyse yaşayan bir mekana dönüştürür çünkü buraya dair anlatılar hiçbir zaman net sınırlar çizmez, aksine belirsizliğin içinde dolaşır, her anlatıda biraz daha büyür ve her yeni dinleyende farklı bir şekil alır, bu da Issız Cuma Mezarlığı’nı sadece fiziksel olarak değil, zihinsel olarak da genişleyen bir yere dönüştürür.
Bu mezarlığın en çarpıcı özelliği, gündüz ve gece arasında neredeyse iki farklı gerçeklik sunmasıdır çünkü gün ışığında bakıldığında yalnızca eski taşlar, yıpranmış yazılar ve doğanın yavaş yavaş geri aldığı bir alan gibi görünürken, gece çöktüğünde aynı yer bambaşka bir kimliğe bürünür rüzgarın sıradan bir esinti olmaktan çıkıp kulağa anlamlıymış gibi gelen seslere dönüşmesi, ağaç dallarının hareket ederken gölgeleri uzatıp şekil değiştirmesi ve en önemlisi, sessizliğin bir boşluk değil de yoğun bir varlık gibi hissedilmesi, insanın bulunduğu ortamı algılama biçimini tamamen değiştirir. Cuma kelimesinin bu mezarlığın ismine eklenmiş olması ise, anlatıyı daha da derinleştirir çünkü bazı yerel inanışlara göre belirli zaman dilimleri, özellikle de cuma geceleri, mekanların enerjisinin farklılaştığı, görünmeyenin daha hissedilir olduğu anlar olarak kabul edilir ve Issız Cuma Mezarlığı da bu anlatıların merkezinde yer alır bu nedenle buraya gelen bazı insanlar, normalde açıklayamayacakları bir ağırlık hissinden, sebepsiz bir huzursuzluktan ya da sanki görünmeyen bir bakışın altında olduklarına dair yoğun bir algıdan bahseder.
Ancak bu noktada asıl dikkat çekici olan şey, bu deneyimlerin çoğunun somut bir olaydan ziyade insan zihninin kendi içinde yarattığı yankılar olmasıdır çünkü insan, belirsizliğin içinde kaldığında boşlukları doldurma eğilimindedir ve bu doldurma süreci çoğu zaman gerçeklikten çok hislerle şekillenir yani Issız Cuma Mezarlığı’nda yaşanan şey belki de dışarıda olan bir olay değil, içeride tetiklenen bir süreçtir. Bu mezarlıkla ilgili en çok anlatılan efsanelerden biri, mezar taşlarının yer değiştirdiği ya da yürüdüğü yönündedir fakat bu anlatılar, çoğunlukla gece algısının, zemin kaymalarının ve tekrar ziyaretlerde oluşan fark algısının birleşimiyle ortaya çıkan bir zihinsel yanılsama olarak açıklanabilir çünkü insan, özellikle karanlık ve sessizlik içinde, sabit olanı bile hareket ediyormuş gibi algılayabilir ve bu durum zamanla bir hikayeye dönüşerek gerçekmiş gibi anlatılmaya başlanır.
Issız Cuma Mezarlığı’nı özel kılan şey, tam olarak bu çizginin üzerinde durmasıdır ne tamamen gerçeklerle açıklanabilecek kadar sade, ne de tamamen doğaüstü olarak kabul edilebilecek kadar uç bir noktadadır, aksine ikisinin arasında, insanın hem mantığını hem de duygularını aynı anda harekete geçiren bir alanda var olur ve bu yüzden buraya gelen herkes aynı şeyi görmez ama çoğu kişi benzer bir şeyi hisseder. Belki de bu mezarlığın asıl sırrı, taşların altında değil, ziyaret edenlerin içinde saklıdır çünkü bazı yerler sana bir şey göstermez, sadece seni kendinle baş başa bırakır ve o an, dışarıda hiçbir şey olmasa bile, içeride bir şeylerin hareket ettiğini fark edersin. işte Issız Cuma Mezarlığı tam olarak böyle bir yerdir, sessizliğin konuştuğu ve insanın kendi iç sesini ilk defa yabancı biriymiş gibi duyduğu bir eşik noktası.