İslam metafiziği ve Batı metafiziği, tasavvuf dili ve psikoloji aslında aynı sorunun farklı yerlerinden tutulmuş halleri gibi çalışır ve biri anlaşılmadan diğeri tam oturmaz.
İslam metafiziği ile Batı metafiziği arasındaki fark, en temelde “hakikate kim ulaşır?” sorusunda başlar. Batı metafiziği, özellikle Antik Yunan’dan modern felsefeye uzanan çizgide, insan aklını merkeze alır ve varlığı anlamanın yolunu aklın çözümleme gücünde arar, yani insan düşünerek, sorgulayarak, sistem kurarak hakikati kuşatabileceğini varsayar, bu yüzden metafizik çoğu zaman “varlık nedir, neden vardır, özü nedir?” gibi sorular etrafında döner. İslam metafiziğinde ise akıl reddedilmez ama sınırlandırılır, çünkü hakikat insan aklının keşfettiği bir nesne değil, Allah’ın bildirdiği ve insanın ona teslimiyetle yöneldiği bir alandır, dolayısıyla burada metafizik, fethedilecek bir bilinmeyen değil, haddini bildiren bir çerçeve haline gelir.
Bu yüzden Batı metafiziği zamanla ya aşırı soyutlaşıp hayattan kopar ya da modern dönemde tamamen dağılıp, metafizik diye bir şey yoktu, noktasına gelirken, İslam metafiziği hiçbir zaman gündelik hayattan ayrılmaz. Çünkü melek, kader, ahiret, ruh gibi kavramlar teorik bir tartışma olsun diye değil, ahlakı canlı tutmak için vardır, yani metafizik burada bir düşünce oyunu değil, hayatın ciddiyetini taşıyan arka plan gibidir.
Buradan tasavvufun metafiziğine geçtiğimizde dil değişir ama yön değişmez, tasavvuf neden düz cümleler yerine semboller, hikayeler, mecazlar kullanır sorusunun cevabı ise şudur; çünkü tasavvufa göre metafizik hakikatler anlatılarak değil, yaşanarak idrak edilir ve kelimeler bu alanı doğrudan taşıyamaz, bu yüzden nur, ayna, yol, perde, sarhoşluk, ölmeden önce ölmek gibi imgeler kullanılır, bunlar akla değil, tecrübeye kapı aralar.
Ama burada çok önemli bir yanlış anlaşılma vardır. Tasavvuf metafiziği, herkesin her şeyi bilmesi anlamına gelmez, tam tersine, tasavvuf metafiziği, bilme iddiasını sürekli budar ve kişiyi bildim demekten çok terbiye oldum mu? sorusuna getirir. Metafizik deneyim, üstünlük değil sorumluluk doğurur, hatta gerçek sufi yaşadığı halleri anlatmaktan özellikle kaçınır, metafizik deneyimin gösteriye dönüşmesi, nefsin yeniden güç kazanması demektir.
Bunu psikolojiyle birleştirdiğimizde tablo iyice netleşir. İnsan zihni belirsizliği sevmez, özellikle ölüm, kontrol kaybı ve bilinmeyen karşısında açıklama üretmek ister, bu yüzden metafizik inançlar psikolojik olarak üç işlev görür; anlam verme, kaygıyı düzenleme ve ahlaki yön tayini. Fakat burada kritik fark şudur; sağlıklı metafizik, insanı sakinleştirir ve sorumluluğa çağırır, sağlıksız metafizik ise korku üretir, paranoyayı besler ve insanı edilgenleştirir.
İslam metafiziğinin psikolojik açıdan güçlü yanı tam da burada ortaya çıkar. Gayb vardır ama sen onu kontrol edemezsin, ölüm vardır ama hayat senden kaçmıyor, hesap vardır ama umut kapısı da açıktır dengesi, insanı ne tamamen serbest bırakır ne de sürekli tehdit altında hissettirir, yani psikolojik olarak orta hatta tutar. Bu yüzden İslam, metafiziği korku sinemasına çevirmez, cin–büyü–işaret–mesaj takıntısını merkeze almaz, bunlar olduğunda da genelde uyarıcı bir dil kullanır.
Sonuçta hepsini tek cümlede toparlamak gerekirse, İslam’da metafizik, bilinmeyeni bilmek için değil, bilinene ahlak kazandırmak için vardır. Batı metafiziği hakikati düşünceyle kuşatmaya çalışırken, İslam metafiziği insanı hakikat karşısında edebe çağırır. Tasavvuf bu edebi sembollerle derinleştirir, psikoloji ise bunun insana neden iyi geldiğini açıklar, yani bu dört alan aslında birbirine rakip değil, aynı sorunun farklı katmanlarıdır.