İnsan neye esir olur sorusu, yüzeyde bakıldığında basit bir tercih meselesi gibi görünse de, derinlere indikçe bunun bir seçimden çok daha fazlası olduğu anlaşılır çünkü insan çoğu zaman dış dünyadaki nesnelere, insanlara ya da durumlara değil, kendi içinde yarattığı anlamlara tamamlanmamış duygulara ve yarım kalmış ihtimallere bağlanır ve bu bağ, zamanla görünmez bir zincire dönüşerek onu fark etmeden kendi hayatının merkezinden uzaklaştırır. Esaret çoğu zaman bir anda başlamaz yavaş yavaş, neredeyse fark edilmeden ilerler, önce alışkanlık gibi görünür, sonra ihtiyaç halini alır ve en sonunda vazgeçilemez bir zorunluluk gibi hissedilir, bu yüzden insan çoğu zaman ne zaman özgür bir birey olmaktan çıkıp kendi seçimlerinin mahkumu haline geldiğini bile fark edemez. Çünkü insan çoğu zaman seçtiklerine değil, vazgeçemediklerine esir olur sevdiğini sandığı bir insana değil, ondan kopamama hissine, ulaşmak istediği bir hayale değil, o hayalin yokluğunda oluşan boşluğa, hatta bazen hiç yaşanmamış bir ihtimale bağlanır ve bu bağ, gerçekliğin kendisinden daha güçlü hale gelir. İşin en çarpıcı yanı ise şudur. İnsan çoğu zaman seçtiklerinden değil, seçemediklerinden öğrenir değeri, saygıyı ve ilgiyi çünkü sahip olunan şeyler zamanla sıradanlaşırken, ulaşılamayanlar zihnin içinde büyür, idealize edilir ve gerçeklikten koparılarak olduğundan çok daha değerli bir hale getirilir. Bu yüzden birçok insan, elinde olanı değil elinden kayanı düşünerek yaşar sevdiği şeyi değil, kaybetmekten korktuğu şeyi korumaya çalışır ve fark etmeden hayatını bir kayıp korkusunun etrafında şekillendirir.
Oysa asıl mesele, insanın neyi seçtiği değil, neden vazgeçemediğidir. Çünkü vazgeçememek çoğu zaman sevginin değil, bağımlılığın bir sonucudur ve bağımlılık, insana ait olanı büyütmez, aksine onu küçültür, daraltır ve zamanla kendi hayatının içinde bile yabancılaşmasına neden olur. İnsan çoğu zaman özgür olduğunu düşündüğü anda aslında en derin esaretin içindedir çünkü seçim yaptığını sanırken, aslında yalnızca kaybetme korkusuyla hareket eder ve bu korku, onun kararlarını şekillendiren görünmez bir güç haline gelir. Ve belki de en sert yüzleşme tam burada başlar Vazgeçtiklerini kaybetmekten korkmak yerine, seçtiklerinle yüzleşmek zorundasın; çünkü insan, kaçtığı şeylerin içinde yavaş yavaş kaybolurken yüzleştiği şeyler sayesinde kendine geri döner. Gerçek değer, gerçek saygı ve gerçek ilgi çoğu zaman sahip olduklarında değil, kaybettiklerinden sonra fark edilir, fakat bu farkındalık çoğu zaman geç gelir çünkü insan, elindeyken anlamadığı şeylerin yokluğunda derin bir boşluk hisseder ve bu boşluğu doldurmak için aynı döngüyü tekrar tekrar yaşar.
Sonunda insan şunu anlar. Esaret, dışarıdan dayatılan bir durum değil, içeride inşa edilen bir hapishanedir ve bu hapishanenin duvarları çoğu zaman korkularla, alışkanlıklarla ve vazgeçemediğini sandığın şeylerle örülür bu yüzden özgürlük, her istediğini elde etmek değil, seni kendine yabancılaştıran hiçbir şeye tutunmamayı öğrenmektir ve insan ancak o zaman gerçekten özgür olur, çünkü artık sahip olduklarıyla değil bıraktıklarıyla tanımlanmaya başlar.