İnsan mı, İstasyon mu; Duygusal Sabitlemenin Görünmeyen Şiddeti [ 30 Ocak 2026 ]


İnsan mı, İstasyon mu; Duygusal Sabitlemenin Görünmeyen Şiddeti

Bu düşünce biçimini daha derin katmanlarıyla ele aldığımızda, “nasıl olsa giderim, her geldiğimde onu orada bulurum” cümlesinin aslında bir özgüven göstergesi değil, tam tersine, duygusal sorumluluktan kaçmanın ustaca kamufle edilmiş bir yolu olduğunu görürüz; çünkü burada kişi, karşısındaki insanın duygusal sürekliliğini kendi özgürlüğünün sigortası gibi kullanır ve bu sigorta sayesinde hem bağlanmaktan kaçınır hem de yalnız kalma ihtimaliyle yüzleşmek zorunda kalmaz. Bu zihinsel yapı, insan ilişkilerini canlı ve karşılıklı akan bir bağ olarak değil, açılıp kapanabilen bir musluk gibi algılar; ne zaman ilgiye, onaya, şefkate ya da sadece “ben hala değerliyim” hissine ihtiyaç duyarsa o musluğu açar, ihtiyacı bittiğinde ise hiçbir açıklama yapmadan kapatır ve bu sessiz kapatmaların her biri, karşı tarafta görünmeyen ama biriken çatlaklar oluşturur.

Manipülasyonun en tehlikeli tarafı burada ortaya çıkar; çünkü ortada açık bir reddediş olmadığı için bekleyen kişi, yaşadığı şeyin adını koyamaz, “terk edildim” diyemez, “bitti” diyemez, sadece bekler ve beklemek, insan ruhunda zamanla bir sadakat göstergesi olmaktan çıkıp kendini inkar etme biçimine dönüşür; kişi kendi ihtiyaçlarını bastırır, beklentilerini küçültür, sesini alçaltır, hatta bazen kendi değerini sorgulamaya başlar. “Ben başkalarıyla takılırım” kısmı ise bu yapının bir başka kırılgan noktasıdır; çünkü manipülatör burada kendine alternatifler yaratırken, karşısındaki insanı alternatifsiz bir konuma hapseder ve bu dengesizlik, ilişkinin görünmeyen güç haritasını çizer; biri özgürlük adı altında genişlerken, diğeri sabır adı altında daralır ve zamanla bu daralma, kişinin kendi hayatından feragat etmesini normalleştirmesine neden olur.

Asıl çarpıcı olan şudur ki, manipülatör çoğu zaman kendini kötü niyetli biri olarak görmez; o yalnızca “hayatını yaşayan”, “bağlanmak istemeyen”, “akışına bırakan” biri olduğuna inanır, fakat bu inanç, karşı tarafın duygusal emeğini görünmez kılar ve görünmeyen her emek gibi, karşılıksız bırakıldıkça ağırlaşır; çünkü bir insanın sürekli orada kalması, güçlü olduğu için değil, umut ettiği için olur. Bu noktada “asla gitmez” düşüncesi devreye girer ve bu düşünce, manipülatörün en büyük yanılgısıdır; çünkü insanlar bir anda gitmez, bir anda kopmaz, bir anda vazgeçmez; insanlar önce içlerinden çekilir, önce anlatmaktan vazgeçer, sonra beklerken hayal kurmamayı öğrenir, ardından geri dönüşlere daha az heyecan duyar ve en sonunda, hala orada olsalar bile artık duygusal olarak çoktan gitmiş olurlar.

Manipülatör geri döndüğünde ve eskisi gibi ilgi, alaka, sıcaklık bulamadığında ise bunu çoğu zaman karşı tarafın değişimiyle, soğukluğuyla ya da “neden böyle oldun?” sorusuyla açıklar; oysa asıl değişen, bekleyen kişinin kendini korumayı öğrenmiş olmasıdır ve bu öğrenme, genellikle çok geç ve çok yorgun bir noktada gerçekleşir. Bu yüzden bu düşünce biçimi, yalnızca karşı tarafı yıpratmaz, aynı zamanda manipülatörün de gerçek bir bağ kurma ihtimalini sessizce sabote eder; çünkü sürekli geri dönülebilecek sanılan insanlar, insan olmaktan çıkarılıp birer duygusal istasyon haline getirildiğinde, ortada ne gerçek yakınlık kalır ne de gerçek bağ; sadece ihtiyaç anlarında hatırlanan bir geçmiş ve kaçırılmış bir derinlik kalır.

Sonuçta bu yazının vardığı yer şudur: bir insanın “hep orada” olacağına inanmak, güven değil, kontrol yanılsamasıdır; sevgi, yokluğa rağmen ayakta kalan bir bağ değil, varlıkla beslenen bir süreçtir ve birini yalnızca geri döndüğünde kullanmak, onu kaybetmenin en sessiz ama en kesin yoludur.