İnsanlık tarihi boyunca bilinmeyenle karşılaşıldığında önce hayret, ardından korku ve en sonunda da anlamlandırma ihtiyacı doğmuş, bu ihtiyaç bazen mitolojileri, bazen dinleri, bazen de modern çağda bilim kılığına bürünmüş iddiaları beslemiştir; insan DNA’sında ebeveynlerden gelmeyen ve “insan dışı” olarak nitelendirilen genetik parçaların bulunduğu yönündeki iddialar da tam olarak bu kadim refleksin güncel bir yansımasıdır. Modern moleküler biyoloji, genom haritalama teknolojileri ve ileri dizileme yöntemleri sayesinde insan DNA’sını artık satır satır okuyabilecek kadar gelişmiş olsa da, bu okuma süreci yalnızca genetik bir katalog çıkarmaktan ibaret değildir; aynı zamanda evrimsel geçmişin, kadim biyolojik savaşların ve milyonlarca yıl süren görünmez temasların da izini sürmektir, çünkü insan genomu sanıldığı gibi “saf”, “kapalı” ve yalnızca anne ile babadan gelen pür bir miras değildir.
Bugün bilimsel olarak net biçimde bilinmektedir ki insan DNA’sının hatırı sayılır bir bölümü, çok eski dönemlerde atalarımızın maruz kaldığı viral enfeksiyonların genetik izlerini taşımakta, bir zamanlar hücrelerimize girip çoğalmaya çalışan virüslerin bıraktığı genetik kalıntılar, nesiller boyunca aktarılmaya devam ederek genomumuzun kalıcı bir parçası hâline gelmektedir; bu durum ilk bakışta “ebeveynden gelmeyen DNA” gibi algılansa da, aslında bu parçalar çoktan insan soyuna dahil olmuş, evrimsel süreçte kalıcılaşmış biyolojik hatıralardır. Burada kritik olan nokta şudur: Bu DNA parçaları insan dışı bir varlığın bilinçli müdahalesinin kanıtı değil, aksine doğanın kör, yönsüz ve seçilimle ilerleyen mekanizmasının kaçınılmaz sonuçlarıdır; yani bu genetik kalıntılar bir tasarımın değil, hayatta kalma mücadelesinin yan ürünleridir ve zamanla bazıları işlev kazanmış, bazıları sessizleşmiş, bazıları ise genomun karanlık bölgelerinde pasif şekilde varlığını sürdürmüştür.
Benzer şekilde, modern insanın DNA’sında Neandertal ya da Denisovan gibi soyu tükenmiş insan türlerine ait genetik izlerin bulunması da sıkça yanlış yorumlanan bir başka konudur; bu durum, insan evriminin doğrusal değil, iç içe geçen ve zaman zaman melezleşmelerle ilerleyen karmaşık bir ağ olduğunu gösterirken, “insan dışı DNA” söylemine dayanak yapılması bilimsel bağlamdan koparıldığında ciddi bir anlam kaymasına yol açmaktadır. Asıl sorun, bu tür genetik gerçeklerin popüler medya tarafından bağlamından koparılması, laboratuvar terimlerinin sansasyonel başlıklara dönüştürülmesi ve “bilim insanları şokta”, “DNA’da gizemli parçalar”, “insanlık yeniden yazılıyor” gibi ifadelerle okuyucunun merak refleksinin bilinçli biçimde kaşınmasıdır; çünkü bilim, sessiz ve temkinli ilerlerken, komplo anlatıları gürültülü ve acelecidir.
Öte yandan, DNA dizileme çalışmalarında zaman zaman karşılaşılan teknik hatalar, kontaminasyon ihtimalleri ya da henüz fonksiyonu çözülememiş genetik diziler de, bilime aşina olmayan gözler için “açıklanamayan” olarak etiketlenmekte, bu etiket ise çok hızlı biçimde metafizik, kozmik ya da spekülatif anlatıların yakıtına dönüşmektedir. Bilimin durduğu yer ile spekülasyonun başladığı yer arasındaki sınır, işte tam bu noktada belirginleşir; çünkü bilim, “şu an bilmiyoruz” deme cesaretine sahipken, komplo anlatıları bu boşluğu kesin hükümlerle doldurmayı tercih eder ve belirsizliği bilgiyle değil, heyecanla ikame eder.
Bugün itibarıyla, insan DNA’sında bilinçli bir biçimde eklenmiş, kökeni dünya dışı bir uygarlığa ait olduğu kanıtlanmış herhangi bir genetik materyale dair tek bir doğrulanmış, tekrarlanabilir ve hakemli bilimsel çalışma yoktur; böyle bir keşif, yalnızca biyolojiyi değil, felsefeyi, dini, hukuku ve insanın kendini algılama biçimini kökten sarsacak bir paradigma değişimi olurdu ve böylesine büyük bir bulgunun sessizce geçiştirilmesi mümkün olmazdı. Sonuç olarak, insan genomu gizemlidir, karmaşıktır ve hala tam anlamıyla çözülebilmiş değildir; fakat bu gizem, onu bilinçsizce mitlerle doldurmak için değil, sabırla, eleştirel düşünceyle ve bilimsel yöntemle anlamaya çalışmak için vardır, çünkü insanın gerçek yolculuğu yıldızlardan gelen bir müdahalede değil, kendi hücrelerinin derinliklerinde saklı olan uzun ve çetin evrimsel hikayede yatmaktadır.