İnsan, zamanın içinden geçtikçe değiştiğini sanır çocukluğunu geride bıraktığını, artık daha mantıklı, daha kontrollü, daha olması gerektiği gibi biri olduğunu düşünür, oysa fark etmediği şey şudur değişen kendisi değil, kendine olan mesafesidir, çünkü bir zamanlar içinden geçen her duyguyu olduğu gibi yaşayan, ağlamak istediğinde ağlayan, gülmek istediğinde kendini tutmayan o çocuk hala oradadır ama artık eskisi kadar konuşamaz Çünkü insan büyüdükçe hayat ona neyi yapmaması gerektiğini öğretir çok gülmemeyi, çok üzülmemeyi, fazla hayal kurmamayı, içinden geldiği gibi davranmamayı… ve zamanla bu öğretiler bir karaktere değil, bir susturma mekanizmasına dönüşür. Artık hissetmeden önce düşünür, konuşmadan önce tartar, hatta çoğu zaman hiç konuşmaz. İçinden bir ses yükselir ama hemen ardından başka bir ses onu bastırır şimdi sırası değil, böyle yaparsan yanlış anlaşılır, boş ver ve o ilk ses, yani en gerçek olan, yavaş yavaş geri çekilir.
Oysa o ses kaybolmaz. Sadece bekler. Kalabalıkların içinde yürürken, bir anda sebepsizce durduğunda eski bir şarkı duyduğunda hiç beklemediğin bir anda içinin hafifçe sızladığını hissettiğinde işte o an konuşur aslında. Ama çoğu insan o sesi tanımaz, çünkü yıllardır onu dinlememiştir. Onun yerine dış dünyanın sesine alışmıştır olması gerekenlere, yapılması gerekenlere, söylenmesi uygun olanlara. Ve böyle böyle insan büyüdüğünü zanneder. Oysa büyümek, içindeki sesi susturmak değildir. Büyümek, o sesi duyabilmeye rağmen yoluna devam edebilmektir.
Ama gerçek şu ki, çoğu insan bunu yapmaz. Çoğu insan, içindeki çocuğu korumak yerine onu susturur. Çünkü hissetmek, kontrol etmekten daha zordur. Ve bir gün gelir. Her şey yolunda gibi görünür ama içinde açıklayamadığın bir boşluk vardır. Sebebini bulamazsın. Çünkü eksik olan bir şey değil susturulan bir şeydir. Belki de mesele hiçbir zaman büyümek değildi. Belki de mesele, o sesi kaybetmeden yaşayabilmekti.
Peki sen… en son ne zaman içinden gelen o sesi gerçekten dinledin?