İnsan hayatının en garip taraflarından biri, en ağır duyguların her zaman büyük olaylarla gelmemesidir çünkü bazen insanı yoran şey tek bir acı tek bir kırılma, tek bir kayıp değil, günler boyunca biriken görünmez yorgunluklar, içine atılmış cümleler, ertelenmiş tepkiler, söylenmemiş kırgınlıklar anlaşılmamış hisler ve kimse fark etmeden taşınan iç yükler olur ve insan tam da bu yüzden, dışarıdan bakıldığında normal görünen bir günde bile, içinde açıklayamadığı bir ağırlıkla dolaşmaya başlar. Öyle zamanlar olur ki insan neye üzüldüğünü tam olarak bilmez ama yine de içinde bir şeylerin yavaşladığını hisseder eskiden kolay gelen şeyler ağırlaşır, eskiden keyif veren şeyler etkisini kaybeder, konuşmak bazen gereksiz gelir kalabalık bazen yorucu olur, sessizlik bile bazen dinlendirmez ve insan bütün bunların ortasında kendi kendine şu soruyu sorar: Benim içimde tam olarak ne eksildi de hayatın tadı bu kadar azaldı. İşte asıl yorucu olan da budur bazen insanın canını yakan şeyin adı yoktur ama etkisi çok nettir.
Çünkü insan her zaman kırıldığı yerde ağlamaz. Bazen asıl ağlayış, çok uzun süre güçlü durmaya çalıştıktan sonra gelir. Bazen gözden akan yaşın sebebi bugünkü olay değildir aylarca susmanın, hep idare etmenin, kendini hep sona koymanın, içinden geçenleri küçümsemenin, boşver geçer diyerek kendi duygularını sürekli ertelemenin birikmiş sonucudur. İnsan çoğu zaman bir anda çökmez yavaş yavaş eksilir. Ve en tehlikeli eksilişler gürültüyle değil, sessizlikle gelir. Bazı insanların içinde kimsenin görmediği bir yorgunluk vardır. Dışarıdan bakınca normal görünürler, hatta bazen güçlü, hatta bazen neşeli, hatta bazen herkese iyi gelen biri gibi dururlar ama kimse onların içlerinde ne kadar süredir kendilerini taşıdıklarını bilmez. Çünkü bazı insanlar başkalarını üzmemek için kendi iç seslerini bastırmayı öğrenir, bazı insanlar anlaşılmama ihtimalinden o kadar yorulur ki artık ne hissettiğini anlatmak yerine susmayı seçer, bazı insanlar ise bir gün gerçekten yorgun düştüklerini fark ettiklerinde bile bunu bir duygu olarak değil, kişisel bir zayıflık gibi algılar ve kendilerine en acımasız cümleleri yine kendileri kurar.
Belki de insanı en çok yoran şey hayatın kendisi değil, hissettiklerini sürekli açıklamak zorunda kalmaktır. Çünkü bazen insan sadece kötüdür ama neden kötü olduğunu anlatacak kadar bile enerjisi yoktur. Bazen bir şey olmuş değildir ama çok şey birikmiştir. Bazen kalp kırılmamıştır ama yorulmuştur. Bazen insanın derdi bir olay değil, uzun zamandır kendi içinde misafir gibi yaşamasıdır. Kendine ait bir hayatın içinde bile kendine ait hissetmemek, kalabalıkların arasında bulunup yine de hiçbir yere gerçekten dokunamamak, konuşup anlaşamamak, gülüp hafifleyememek uyuyup dinlenememek… İşte insanı asıl bunlar sessizce tüketir. İnsan bazen mutlu olmadığı için üzgün değildir kendine yabancılaştığı için durgundur. Çünkü ruhun en derin yorgunluğu, insanın kendi içinden uzak düşmesidir. Bir sabah uyanırsın ve her şey aynı gibidir ama sen aynı değilsindir. Sevdiğin şeyler oradadır ama sana eskisi kadar yaklaşmıyordur. İnsanlar aynıdır ama sen onlara aynı yerden bakmıyorsundur. Aynaya bakarsın, yüzün tanıdıktır ama içinde duran kişi sana biraz uzak gelir. İşte bu his çok ağırdır, çünkü insan bazen dünyayı değil, kendini kaybetmeye başladığında hüzünlenir.
En anlaşılmaz olan da şudur. İnsan bazen gerçekten kötü hissettiği halde, kötü hissetme hakkını kendine bile veremez. Çünkü hayat ona hep daha büyük acıları örnek göstermiştir. Daha kötü şeyler yaşayanlar var der, abartıyorsun der, geçer der, güçlü olman lazım der ve böyle böyle kendi içindeki sesi küçülte küçülte bir gün gerçekten ne hissettiğini duyamaz hale gelir. Fakat bastırılan her duygu yok olmaz sadece biçim değiştirir. Kimi zaman sebepsiz bir dalgınlık olur, kimi zaman iç sıkıntısı olur, kimi zaman anlamsız bir boşluk olur, kimi zaman da gecenin bir vakti durup dururken gelen o tanımsız hüzün olur. Bazı hüzünler birine değil, bir döneme aittir. Bazı yorgunluklar bugüne değil, yıllara yayılmıştır. Bazı ağlayışlar bir cümlenin değil, söylenememiş yüzlerce cümlenin sonucudur. Bu yüzden insan bazen sadece bugünü yaşamaz içinde birikmiş bütün zamanlarla birlikte yaşar. İçinde çocukluğu vardır, ertelenmiş sevinçleri vardır, zamanında gösteremediği tepkiler vardır, hak etmediği halde üstlendiği suçluluklar vardır, sustuğu yerler vardır, kendini geri çektiği anlar vardır ve bütün bunlar bir gün gelip ruhun içinde görünmez bir ağırlığa dönüşür. İnsan da o ağırlığın adını koyamadığı için sadece içimde bir şey var der.
Belki de insanı en çok etkileyen şeylerden biri, kendi içindeki kırılmayı dışarıdan kimsenin fark etmemesidir. Çünkü bazı acılar ilgi çekmez, bazı yorgunluklar görünmez, bazı düşüşler sessiz yaşanır. İnsan yardım istemez, çünkü ne diyeceğini bilmez. İyi olmadığını söylese abartılı bulunmaktan korkar, sustuğunda ise anlaşılmamış olur. Böylece kişi zamanla kendi içine çekilir ve dışarıdan bakıldığında sakin görünen o hal içeride giderek büyüyen bir mesafeye dönüşür. İnsan bazen başkalarından değil, en çok kendisinden uzaklaşır. Ve en çok da bu yüzden bazı insanlar durup dururken duygulanmaz; aslında çok uzun süredir duygulanacak zamanı bulamadıkları için bir anda çözülürler. Çünkü insanın iç dünyası da bir yere kadar dayanır. Her şeyi anlayan, herkesi idare eden, her durumu tolere eden, her kırgınlığı içine atan taraf bir süre sonra yorulur ve insan o yorgunluğu çoğu zaman ilk başta anlamaz. Sadece eskisi gibi hissedemediğini fark eder. Ne tam mutsuzdur ne tam huzurlu. Ne tamamen boşluktadır ne de gerçekten doludur. Sanki hayatın içindedir ama hayata tam değmiyordur. Sanki yaşıyordur ama içindeki bir parça çoktan geri çekilmiştir.
Belki de bazı dönemlerde insanın ihtiyacı çözüm değildir kendine karşı dürüst olmaktır. Ben neden böyle oldum diye kendini yargılamak yerine Ben neyi çok uzun süredir içimde tutuyorum diye sormaktır. Çünkü bazen mesele zayıflık değil, taşınan yükün fazlalığıdır. Bazen mesele karamsarlık değil, ruhun artık görmezden gelinmek istememesidir. Bazen mesele depresif olmak değil, insanın kendi iç gerçeğine uzun zamandır sırtını dönmüş olmasıdır. Ve insan, kendine dönmediği her gün, dışarıdan ne kadar iyi görünürse görünsün, içinde biraz daha eksilir. Bu yüzden bazı yazılar insana dokunur, çünkü onlar yalnızca bir konuyu anlatmaz insanın uzun zamandır içinde sessizce taşıdığı ama adını koyamadığı şeyi görünür hale getirir. Okuyucu o yazıda bir bilgi değil, bir ayna bulur. Bir cümleye denk gelir ve işte bu der, ben tam olarak bunu hissediyordum ama anlatamıyordum der, çünkü bazen insanı en çok iyileştiren şey çözüm değil, doğru yerden tarif edilmesidir. Anlaşılmak, her zaman biri tarafından sarılmak değildir bazen hiç tanımadığın bir cümlenin gelip senin içindeki düğüme dokunmasıdır.
İnsan bazen üzgün değildir. İnsan bazen sadece çok uzun süredir kendisi olmaya fırsat bulamamıştır. Çok uzun süredir güçlü görünmüştür. Çok uzun süredir bazı şeyleri normalmiş gibi yaşamıştır. Çok uzun süredir içindeki sesi ertelemiştir. Ve bir noktadan sonra ruh, artık bağırmaz sadece yavaşlar. Hayat devam eder ama insanın içindeki renkler biraz solar. Gülümseme vardır ama içtenliği azalır. Kalabalık vardır ama temas yoktur. Gün geçer ama insan içinden geçemez. İşte belki de o tarif edemediğin şey tam olarak budur insanın içinden eksilen neşe değil sadece, bazen anlamdır, bazen yakınlıktır, bazen kendilik hissidir, bazen de kimsenin bilmediği kadar yorulmuş olmanın sessiz sonucudur. Ve insan, bunu yaşarken bozuk değildir, zayıf değildir, eksik değildir sadece uzun zamandır taşıdığı şeylerin ağırlığını hissetmeye başlamıştır. Bazı duyguların adı yoktur ama herkeste izi vardır. Bazı sessizlikler konuşmaz ama insanın bütün iç dünyasını anlatır. Bazı durgunluklar tembellik değil, ruhun dinlenmeden yıllarca yürütülmüş olmasının bedelidir.
Belki de bu yüzden insan bazen hiçbir şey demeden anlaşılmak ister. Çünkü bazı hallerin açıklaması yoktur, sadece hissi vardır. Ve o his, bir gün bir cümlede karşına çıktığında, insanın içine tuhaf bir sarsıntı verir. Çünkü ilk kez biri seni neşenle değil, sessizliğinle tanımış gibi olur.