Illuminati’nin kurucusunun Adam Weishaupt olduğu bilgisi tarihsel olarak doğrudur. Fakat bu doğru bilgi çoğu zaman tek başına bırakılmaz ve üzerine yüzyıllar boyunca biriken söylentiler, korkular ve abartılar eklendiği için, bugün Illuminati denildiğinde insanların zihninde oluşan şey, 18. yüzyılda ortaya çıkan küçük bir aydın hareketinden çok daha büyük, daha gizemli ve çoğu zaman da gerçeklikten uzak bir yapıya dönüşmüş halidir.
Weishaupt, 1776 yılında Bavyera’da, yani o dönemin Avrupa’sında kilisenin ve monarşik düzenin düşünce üzerinde ciddi bir baskı kurduğu bir ortamda, aklı, bilimi ve bireysel özgürlüğü savunan bir çevre oluşturmak amacıyla Illuminati adlı gizli topluluğu kurduğunda, aslında yapmak istediği şey dünyayı perde arkasından yönetmek değil, tam tersine mevcut otoritenin görünmez baskısını kırmak, insanları dogmalardan uzaklaştırmak ve daha rasyonel bir düşünce sistemine yönlendirmekti. Ancak bu tür fikirlerin açıkça dile getirilmesinin tehlikeli olduğu bir dönemde yaşadığı için, bu hareketi gizli bir yapı olarak örgütlemek zorunda kaldı ve bu gizlilik, daha en başından itibaren gelecekte doğacak efsanelerin tohumunu attı.
Topluluk kısa sürede büyüse de, devletin ve özellikle Bavyera yönetiminin gizli örgütlere karşı duyduğu şüphe ve korku nedeniyle 1780’lerin ortasında yasaklandı, belgeleri ele geçirildi, üyeleri dağıtıldı ve Illuminati resmi olarak ortadan kaldırıldı. İlginç olan şudur ki, fiziksel olarak sona eren bu yapı, fikir olarak yok olmadı, aksine zamanla daha da büyüyerek insanların zihninde yaşamaya devam etti çünkü yasaklanan, bastırılan ve gizemli kalan her şey, insan hayal gücünde olduğundan daha büyük bir yer kaplamaya eğilimlidir.
19. yüzyıldan itibaren Illuminati, artık tarihsel bir topluluk olmaktan çıkıp bir anlatıya dönüşmeye başladı. Bazıları onu dünya siyasetini perde arkasından yöneten bir güç olarak tanımladı, bazıları finans sisteminin kontrolünü elinde tuttuğunu iddia etti, bazıları ise büyük savaşların, ekonomik krizlerin ve küresel olayların arkasında bu görünmeyen yapının olduğunu öne sürdü. Bu iddiaların büyük çoğunluğu somut kanıtlara değil, parçalı bilgilerin birleştirilmesiyle oluşturulan yorumlara dayanıyordu ve bu da Illuminati’yi bir gerçeklikten çok bir anlamlandırma aracı haline getirdi.
Burada insan psikolojisinin devreye girdiği bir nokta vardır çünkü insanlar karmaşık, kaotik ve çoğu zaman kontrol edemedikleri bir dünyada yaşarken, bu karmaşayı basitleştirmek ve açıklayabilmek için görünmeyen bir düzen kurucuya inanma eğilimi gösterirler. Rastlantısal gibi görünen olayları bir merkeze bağlamak, belirsizliği azaltır ve zihinsel olarak daha güvenli bir alan yaratır. Bu yüzden Illuminati gibi kavramlar sadece tarihsel değil, aynı zamanda psikolojik bir ihtiyaçtan da beslenir.
Sonuçta ortaya çıkan tablo oldukça çarpıcıdır çünkü bir yanda gerçekten var olmuş, kısa ömürlü ve belirli bir ideolojik amacı olan bir topluluk dururken, diğer yanda onun adını kullanarak inşa edilmiş, sınırları sürekli genişleyen ve neredeyse her şeyi açıklayabilen bir modern mit yer alır. Bazen bir fikir, fiziksel varlığından çok daha uzun yaşar ve hatta gerçek halinden daha güçlü bir etki yaratır. Belki de asıl mesele Illuminati’nin gerçekten ne olduğu değil, insanların onu neye dönüştürdüğüdür. Tarih bize olayları anlatır ama insanlar o olaylardan hikayeler üretir ve çoğu zaman o hikayeler, gerçeğin kendisinden daha kalıcı olur.