Efsanelere göre, gökyüzü ile yeryüzü arasındaki ince perde henüz yırtılmamışken, zaman bugünkü gibi doğrusal değilken ve insan henüz kendi hikayesini yazmaya başlamamışken, Mezopotamya’nın tozlu ovalarında fısıltı halinde dolaşan bir ad vardı: Anunnakiler; bu ad, bir kavmin tanrılarla kurduğu ilişkinin, korkunun, hayranlığın ve bilinmeyene duyulan açlığın tek kelimelik bir özetiydi ve kil tabletlere kazınan her satırda hem kutsal hem de ürpertici bir yankı bırakıyordu. Anlatılara bakıldığında Anunnakiler, gök tanrısı Anu’nun soyundan gelen, kaderi tartan, yeminleri mühürleyen ve dünyanın düzenini ayakta tutan varlıklar olarak resmedilir; onlar ne yalnızca gökteki ışık noktalarıydı ne de bütünüyle yeryüzüne aitlerdi, çünkü efsaneler bu varlıkları iki alem arasında dolaşan, insanın kaderine dokunabilen ama asla sıradanlaşmayan kozmik aktörler olarak betimlerken, onların varlığını bir düzen metaforu gibi sunar, kaosun karşısına dikilen sessiz bir denge unsuru haline getirirdi.
Sümer anlatılarında Anunnakiler, evrenin idaresini paylaşan bir meclis gibi düşünülür; kimi zaman yeraltının ağır ve karanlık yükünü sırtlanır, kimi zaman göğün parlak kubbesinde hüküm sürerlerdi ve bu ikili görev dağılımı, insanın zihninde tanrı kavramını tek bir yüzle değil, çok katmanlı bir hiyerarşiyle algılamasına neden olurdu; bu yüzden Anunnaki adı geçtiğinde yalnızca bir tanrı topluluğu değil, aynı zamanda bir kozmoloji, bir düzen tasarımı ve insanın kendini evrende konumlandırma çabasının mitolojik bir haritası da akla gelirdi. Efsanelerin en dikkat çekici damarlarından biri, Anunnakilerin insanla olan ilişkisini anlatan bölümlerde ortaya çıkar; bazı metinlerde insan, tanrıların iş yükünü hafifletmek için yaratılmış bir varlık gibi sunulur, bazı anlatılarda ise insan, tanrısal bilginin küçük bir kıvılcımını taşıyan ama bunu nasıl kullanacağını henüz öğrenememiş kırılgan bir canlıdır ve bu ikili bakış, insanın hem değerli hem de sınanan bir varlık olarak görülmesine zemin hazırlar; böylece Anunnakiler, yalnızca yaratıcı ya da yöneten figürler değil, aynı zamanda insanın sınırlarını belirleyen kozmik öğretmenler haline gelir.
Zaman ilerledikçe ve Sümer’den Akad’a, Babil’den Asur’a doğru mitler yeniden anlatıldıkça, Anunnaki imgesi de değişir, genişler ve yeni anlamlar kazanır; bir dönemde adaletin terazisini tutan kutsal figürler olarak öne çıkarken, başka bir anlatıda felaketlerin ve ilahi cezaların habercisi gibi algılanırlar ve bu dönüşüm, mitolojinin durağan değil, yaşayan bir anlatı olduğunu, toplumların korkuları ve umutları değiştikçe tanrıların da şekil değiştirdiğini gösterir. Modern çağda Anunnakiler, antik metinlerin sınırlarını aşarak bambaşka yorumların konusu haline gelmiştir; kimi yaklaşımlar onları sembolik bir bilinç düzeyi, insanın gökyüzüne bakarak anlamlandırmaya çalıştığı kozmik düzenin alegorisi olarak görürken, kimi popüler anlatılar bu efsaneleri yıldızlar arası ziyaretçilerin hikayesine dönüştürür ve böylece Anunnaki adı, akademik tartışmalarla popüler kültür arasında gidip gelen bir köprüye dönüşür; ancak hangi yorumu benimserseniz benimseyin, bu figürlerin asıl gücü, insan zihninde bıraktığı derin izde ve cevaplanmamış soruların çekim alanında saklıdır.
Sonuçta Anunnakiler, efsanelere göre anlatıldığında bile yalnızca geçmişe ait bir mitolojik kalıntı değil, insanın evren karşısındaki merakının, korkusunun ve anlam arayışının kadim bir yansıması olarak karşımızda durur; kil tabletlerde başlayan bu hikaye, bugün hala okunuyor, tartışılıyor ve her okunuşta yeni bir gölge, yeni bir ışık eklenerek büyümeye devam ediyor, çünkü bazı efsaneler vardır ki zamanı aşar ve her çağda kendine yeni bir dinleyici bulur.