İnsan gerçeği aradığını söyler ama çoğu zaman aradığı şey gerçeğin kendisi değil, gerçeğe benzeyen bir rahatlıktır. Hakikat dediğimiz şey çoğu zaman sade, sert ve süslemesizdir. Oysa insan zihni bu çıplaklığı taşımakta zorlanır ve bu yüzden gerçeğin etrafına küçük yalanlar, eksik anlatılar ve seçilmiş detaylar yerleştirerek onu daha katlanılabilir bir forma dönüştürür.
Gerçeğin peşinden koşan yalanlar tam da burada doğar. İnsan doğrudan yüzleşmek yerine dolaylı bir yaklaşımı tercih eder, oysa aslında yaptığı şey, gerçeğin sadece kendisini rahatsız etmeyen kısmını seçmek ve geri kalanını görmezden gelmektir. Bu da yalanın en tehlikeli halini yaratır, çünkü artık bu yalan bilinçli bir kaçış değil, hakikat arayışının bir parçası gibi görünür.
Friedrich Nietzsche bu durumu, insanın gerçeğe dayanamayacağı noktalarda illüzyonlar ürettiğini söyleyerek açıklar. Gerçek her zaman özgürleştirmez, bazen insanı parçalar ve bu parçalanmayı önlemek için zihin, gerçeği doğrudan reddetmek yerine onu eğip bükmeyi tercih eder. Böylece hem kendini dürüst hisseder hem de tam anlamıyla sarsılmaz.
Bu mekanizma sadece bireysel değil, kolektif düzeyde de işler. Toplumlar da kendi gerçeklerini inşa ederken aynı yöntemi kullanır ve ortak bir anlam yaratmak için bazı şeyleri büyütürken bazılarını sessizce arka plana iter, böylece herkesin inanabileceği bir gerçek ortaya çıkar ama bu gerçek, çoğu zaman saf bir hakikat değil, üzerinde uzlaşılmış bir anlatıdır.
Jean Baudrillard bu noktada bir adım daha ileri gider ve modern dünyada gerçeğin yerini simülasyonların aldığını söyler. Yani artık insanlar gerçeğin peşinden koşarken aslında gerçeğin bir kopyasını, hatta bazen kopyanın da kopyasını takip eder ve bunu fark etmez. Çünkü o yapı yeterince inandırıcıdır ve insan zihni çoğu zaman doğruluktan çok tutarlılığa ikna olur.
İşin en rahatsız edici tarafı ise, insan çoğu zaman yalan söylediğini bilmez, çünkü kendi anlattığı hikayeye gerçekten inanır ve bu inanç, yalanı daha da güçlü hale getirir. Böylece kişi hem gerçeği aradığını düşünür hem de ondan sistematik olarak uzaklaşır. Bu yüzden gerçeğin peşinden koşmak, sadece dış dünyayı araştırmak değil, aynı zamanda kendi zihninin kurduğu bu ince savunma mekanizmalarını fark etmekle ilgilidir. Asıl mesele gerçeği bulmak değil, ona yaklaşırken hangi yalanları yanında taşıdığını görebilmektir.
Akıllarda tek soru; gerçekten gerçeği mi arıyorsun, yoksa sadece seni rahatsız etmeyecek bir versiyonunu mu?