Her duygu, her düşünce, her niyet bedende bir karşılık bulurken aynı zamanda görünmez bir titreşim alanı oluşturur ve bu alan, fark edilmeden gün boyunca değişir, yükselir ya da düşer, bazen bir kelimeyle genişler bazen tek bir bakışla daralır. Frekans dediğimiz şey, soyut bir kavram gibi anlatılsa da aslında insanın hayata verdiği tepkilerin toplamıdır; nasıl düşündüğümüz, neye maruz kaldığımız, hangi duyguda uzun süre kaldığımız ve hatta kendimizle nasıl konuştuğumuz bile bu titreşim alanını şekillendirir. Yüksek ya da düşük frekans, iyi ya da kötü olmakla ilgili değildir; daha çok zihnin ve bedenin ne kadar uyum içinde çalıştığıyla ilgilidir, çünkü iç çatışmanın yoğun olduğu yerde titreşim dalgalanır, huzurun baskın olduğu yerde ise frekans doğal olarak dengelenir. Frekansı en çok düşüren nedenlerin başında bastırılmış duygular gelir; söylenemeyen sözler, yutulan öfke, ifade edilemeyen kırgınlıklar bedende birikirken yalnızca psikolojik bir yük oluşturmaz, aynı zamanda kişinin iç ritmini bozan sessiz bir gürültüye dönüşür.
Sürekli geçmişte yaşamak ya da henüz gelmemiş bir geleceği kontrol etmeye çalışmak da frekansı yavaşlatan etkenler arasındadır; çünkü zihin anda kalmadığında beden de bulunduğu anla bağını kaybeder ve bu kopuş, enerjinin dağılmasına neden olur. Kişinin kendisine yönelik dili de titreşim alanını doğrudan etkiler; “ben hep böyleyim”, “benden bir şey olmaz” ya da “zaten geç kaldım” gibi iç cümleler, dışarıdan kimse tarafından söylenmese bile zihnin içinde tekrarlandıkça frekansı aşağı çeken görünmez telkinler haline gelir. Frekansı olumsuz etkileyen bir diğer önemli unsur da sürekli maruz kalınan kaostur; aşırı bilgi yükü, sürekli uyarılan zihin, hiç durmayan ekranlar ve bitmeyen gürültü, insanın iç sessizliğini aşındırır ve bu sessizlik kaybolduğunda titreşim doğal dengesini yitirir. Düşük frekanstan kurtulma sanatı ise ani yükselişler yaratmaktan çok, yavaş ve kalıcı denge kurmakla ilgilidir; çünkü gerçek dönüşüm bir anda “yüksek hissetmek” değil, uzun süreli olarak dağılmamayı öğrenmektir.
İlk adım, kişinin kendi frekansını gözlemlemeyi öğrenmesidir; hangi ortamda daraldığını, hangi insanlarla yorulduğunu, hangi düşüncelerin içini ağırlaştırdığını fark etmek, yükselişin başlangıç noktasıdır, çünkü fark edilmeyen hiçbir şey dönüşmez. Nefes burada yalnızca biyolojik bir refleks değil, frekans düzenleyici bir anahtardır; yavaşlayan, derinleşen ve bilinçli hale gelen nefes, sinir sistemini sakinleştirirken zihnin hızını da düşürür ve bu düşüş, titreşimin yeniden hizalanmasına alan açar. Bedeni hareket ettirmek, özellikle ritmik ve bilinçli hareketler, enerjinin sıkıştığı noktaları çözer; çünkü hareketsiz kalan beden, duyguları da hapseder ve bu hapsolma hali zamanla frekansın ağırlaşmasına yol açar. İnsan ilişkilerinde sınır koyabilmek de frekans koruma sanatının önemli bir parçasıdır; her şeye yetişmeye çalışmak, herkesi memnun etme çabası ve sürekli açıklama ihtiyacı, enerjinin sızmasına neden olurken kişi farkında olmadan kendi titreşim alanını başkalarının yüküyle doldurur.
Peki hangi frekansta olmalıyız sorusu, sayısal bir karşılıktan çok bir hal tarifidir; dengede, farkında ve anda olan bir zihin, ne aşırı coşkuda ne de sürekli ağırlıkta kalır, çünkü gerçek yüksek frekans abartılı mutluluk değil, içsel netliktir. Bu netlik halinde insan, duygularını inkar etmeden yaşar ama onların içinde kaybolmaz, zorlandığında kendini suçlamak yerine dinler, yükselmek için kaçmaz, köklenmeyi seçer ve işte tam bu noktada frekans doğal olarak olması gereken seviyeye yerleşir. Sonuçta frekans yükseltmek bir hedef değil, bir yan etkidir; insan kendini tanıdıkça, yüklerini ayıkladıkça ve iç sesini daha dürüst duymaya başladıkça titreşim alanı zaten hafifler, çünkü en güçlü enerji hali, insanın kendisiyle kavga etmediği halidir. Ve belki de en yüksek frekans, insanın kendine şunu diyebildiği andır: “Şu an olduğum hal yeterince gerçek.”