Bugün Franz Kafka denildiğinde dünya edebiyatının en önemli isimlerinden biri akla geliyor. Kafkaesk sözcüğü bile insanın kendisini anlamsız kurallar, anlaşılmaz otoriteler ve çıkışı bulunmayan bürokratik sistemler karşısında çaresiz hissettiği durumları anlatmak için kullanılacak kadar yaygınlaşmış durumda. Oysa Kafka’nın kendi yaşamına bakıldığında büyük ödüllerle, yüksek satışlarla veya geniş bir okur kitlesiyle karşılaşmayız. Tam tersine hayatının büyük bölümünde sigorta kurumlarında çalışan, geceleri yazmaya uğraşan, kendi eserlerine karşı acımasız derecede eleştirel davranan ve henüz 40 yaşındayken hayatını kaybeden bir adam görürüz. Kafka’nın asıl büyük ünü ölümünden sonra gelecekti. Üstelik bu ün, son isteği yerine getirilmiş olsaydı belki de hiçbir zaman ortaya çıkmayacaktı.
Franz Kafka, 3 Temmuz 1883'te o dönemde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu sınırlarında bulunan Prag'da dünyaya geldi. Almanca konuşan Yahudi bir ailenin çocuğuydu. Babası Hermann Kafka ticaretle uğraşıyor, annesi Julie ise eğitimli bir aileden geliyordu. Kafka'nın hayatındaki en önemli ve zor ilişkilerden biri babasıyla kurduğu ilişkiydi. Hermann Kafka güçlü, otoriter ve baskın bir karakterdi. Franz ise daha içe dönük ve hassas bir yapıya sahipti. Kafka yıllar sonra babasıyla arasındaki korku ve yetersizlik duygularını uzun bir metinde anlatacaktı. 1919'da kaleme aldığı “Babaya Mektup”, yalnızca kişisel bir hesaplaşma değil, Kafka'nın dünyasını anlamanın önemli anahtarlarından biri hâline geldi. Babasının karşısında hissettiği küçüklük, suçluluk ve otorite korkusunun izlerini eserlerinde görmek mümkündür.
Kafka gençliğinde edebiyata büyük ilgi duymasına rağmen üniversitede hukuk eğitimi aldı. Prag’daki Alman Üniversitesi’nde öğrenim gördü ve 1906 yılında hukuk doktorasını tamamladı. Bir süre hukuk stajı yaptıktan sonra çalışma hayatına giren Kafka, 1908’de Bohemya Krallığı İşçi Kaza Sigortası Enstitüsü’nde çalışmaya başladı. Burada iş kazaları, işçi güvenliği ve sigorta meseleleriyle ilgileniyor, çeşitli raporlar hazırlıyordu. Hayatındaki en büyük ikiliklerden biri de böyle ortaya çıktı: Gündüzleri düzenli bir kurumda çalışan sigorta memuruydu, geceleri ise edebiyata ayırdığı saatlerde gelecekte dünya çapında okunacak eserlerini yazıyordu. Mesleğinde sorumluluk sahibi olmasına rağmen çalışma hayatının yazmak için ihtiyaç duyduğu zamanı elinden aldığını düşünüyordu.
Kafka için yazmak sıradan bir uğraş değil, yaşamının merkezindeki tutkuydu. Buna rağmen kendi eserlerine karşı son derece eleştireldi ve yazdıklarını çoğu zaman yeterli bulmuyordu. 1912 yılı edebiyat kariyerinde önemli bir dönüm noktası oldu. “Yargı” adlı hikayesini tek gecede, birkaç saatlik yoğun bir çalışma sonucunda tamamladı ve bu deneyim ona aradığı yazma biçimine ulaştığını düşündürdü. Aynı dönemde daha sonra en tanınmış eserlerinden biri olacak “Dönüşüm”ü kaleme almaya başladı. 1915’te yayımlanan eserde gezgin satıcı Gregor Samsa bir sabah kendisini devasa, böceğimsi bir yaratığa dönüşmüş hâlde bulur. Ancak hikâyenin asıl gücü bu fantastik dönüşümden çok Gregor’un ailesi tarafından giderek dışlanması, ekonomik bir yük olarak görülmesi, yalnızlaşması ve değersizleşmesinde yatıyordu.
Kafka’nın özel hayatı da eserlerindeki huzursuzluğu hatırlatan gelgitlerle doluydu. 1912’de Felice Bauer ile tanıştı ve ikili arasında yıllarca devam eden yoğun bir mektuplaşma başladı. İki kez nişanlanmalarına rağmen evlenmediler. Kafka bir yandan yakınlık, sevgi ve aile hayatı istiyor, diğer yandan evliliğin yazarlığı için ihtiyaç duyduğu yalnızlığı ve özgürlüğü ortadan kaldıracağından korkuyordu. Daha sonra gazeteci ve çevirmen Milena Jesenska ile önemli bir duygusal ilişki yaşadı; yazışmaları yıllar sonra “Milena’ya Mektuplar” adıyla yayımlandı. Hayatının son döneminde ise Dora Diamant ile birlikte oldu ve Berlin’de onunla yaşadığı dönem, ailesinden bağımsız bir yaşam kurmaya en fazla yaklaştığı zamanlardan biri oldu.
Kafka’nın hayatındaki en büyük zorluklardan biri giderek kötüleşen sağlığıydı. 1917 yılında tüberküloza yakalandı ve hastalığın ilerlemesiyle uzun süreli izinler almak, çeşitli sanatoryumlarda tedavi görmek zorunda kaldı. Sağlık sorunları nedeniyle 1922 yılında sigorta kurumundaki görevinden emekliye ayrıldı ancak yazmayı bırakmadı. Son dönemlerinde hastalık boğazını da etkiledi ve yemek yemek dahi son derece acı verici hâle geldi. Kafka, 3 Haziran 1924’te Viyana yakınlarındaki Kierling’de henüz 40 yaşındayken hayatını kaybetti. Cenazesi Prag’a getirildi ve Yeni Yahudi Mezarlığı’na defnedildi.
Kafka’nın hikayesinin belki de en sıra dışı bölümü ölümünden sonra başladı. Hayattayken tamamen bilinmeyen bir yazar değildi, edebiyat çevrelerinde tanınıyor ve “Dönüşüm”, “Yargı”, “Ceza Sömürgesi” ve “Bir Köy Hekimi” gibi bazı eserleri yayımlanmış bulunuyordu. Ancak bugün sahip olduğu dünya çapındaki şöhretten oldukça uzaktı. Üstelik ileride en önemli eserleri arasında gösterilecek “Dava”, “Şato” ve “Amerika” gibi romanları henüz kitap hâlinde yayımlanmamıştı. Kafka, kendi eserlerinin gelecekte dünya edebiyatının klasikleri arasında yer alacağını göremeden hayatını kaybetti.
Ölümünden önce Kafka, yakın arkadaşı ve edebi vasisi Max Brod’dan yayımlanmamış el yazmalarının önemli bölümünü yok etmesini istemişti. Ancak Brod arkadaşının bu isteğine uymadı. Kafka’nın metinlerini korudu, yayıma hazırladı ve okurlarla buluşturdu. Böylece “Dava” 1925’te, “Şato” 1926’da, “Amerika” ise 1927’de ölümünden sonra yayımlandı. Max Brod’un bu kararı edebiyat tarihinin en tartışmalı fakat aynı zamanda en önemli kararlarından biri hâline geldi. Eğer Kafka’nın isteğini yerine getirmiş olsaydı, bugün dünya edebiyatının başyapıtları arasında gösterilen bazı metinler büyük olasılıkla kaybolacaktı.
Kafka’nın ölümünden sonra eserleri giderek daha fazla dile çevrildi ve özellikle 20. yüzyıl boyunca etkisi büyüdü. Okurlar onun hikâyelerinde modern insanın yalnızlığını, yabancılaşmasını ve anlam veremediği sistemler karşısındaki çaresizliğini gördüler. “Dava”da Josef K. nedenini bile bilmediği bir suçlamayla mücadele ederken, “Şato”da K. ulaşmaya çalıştığı otoriteye bir türlü erişemez, “Dönüşüm”de ise Gregor Samsa kendi ailesinin içinde giderek yabancılaşır. Kafka’nın dünyasında kurallar vardır fakat neden var oldukları anlaşılamaz, otorite vardır fakat ona ulaşmak neredeyse imkansızdır. Bu atmosfer zamanla öylesine özgün kabul edildi ki Kafka’nın soyadından “Kafkaesk” kavramı doğdu. Bugün bu kelime karmaşık bürokrasiyi, anlamsız kuralları, yabancılaşmayı ve insanın kontrol edemediği sistemler karşısındaki çaresizliğini anlatmak için edebiyatın dışında da kullanılmaktadır.
Kafka’nın başlıca eserleri arasında “Dönüşüm”, “Dava”, “Şato”, “Amerika/Kayıp”, “Yargı”, “Ceza Sömürgesi”, “Bir Köy Hekimi” ve “Açlık Sanatçısı” bulunur. Roman ve öykülerinin yanında günlükleri ve mektupları da edebiyat dünyasında büyük önem kazanmıştır. Özellikle babasıyla yaşadığı zor ilişkiyi ortaya koyan “Babaya Mektup” ile Milena Jesenska’ya yazdığı mektuplar, Kafka’nın iç dünyasını, korkularını, ilişkilerini ve yazarlığa bakışını anlamak açısından önemli kaynaklar hâline gelmiştir.
Kafka bugün dünya edebiyatının en önemli yazarlarından biri olarak kabul edilmesine rağmen yaşamı boyunca Nobel gibi büyük uluslararası edebiyat ödülleri kazanmadı ve bugünkü şöhretine ulaşamadı. Onun başarısını kazandığı ödüllerden çok ölümünden sonra yarattığı etki üzerinden değerlendirmek gerekir. Eserleri yaklaşık bir asır sonra hâlâ dünyanın farklı ülkelerinde okunuyor, üniversitelerde inceleniyor, tiyatro ve sinemaya uyarlanıyor. Daha da dikkat çekici olanı ise kendi soyadının modern insanın belirli bir deneyimini anlatan uluslararası bir kavrama dönüşmesidir. Kendi adından yeni bir sözcük doğuracak kadar kültürü etkileyebilen yazarların sayısı oldukça azdır.
Kafka’nın yaşamının başlangıcıyla ölümünden sonraki mirası yan yana getirildiğinde sıra dışı bir başarı hikâyesi ortaya çıkar. Prag’da otoriter babasının karşısında kendisini yetersiz hisseden içine kapanık bir çocuk olarak başlayan hayatı, hukuk eğitimi alan bir genç, gündüzleri sigorta kurumunda çalışan bir memur ve geceleri odasına kapanıp yazan bir yazar olarak devam etti. Sağlığı giderek kötüleşti, eserlerinin önemli bölümünün değerinden şüphe etti ve bazı yazılarının ölümünden sonra yok edilmesini istedi. Fakat 40 yaşında öldüğünde henüz göremediği şey, ölümünden sonra gerçekleşti: Yazıları dünyanın dört bir yanında okunmaya başladı ve Kafka modern edebiyatın en etkili isimlerinden birine dönüştü. Belki de hayatının en büyük ironisi budur; eserlerinin yok edilmesini isteyen adamın kitapları bugün hala basılıyor, kendisini sık sık yetersiz hisseden yazarın soyadı ise insanın modern dünyadaki yabancılaşmasını anlatan Kafkaesk kavramıyla yaşamaya devam ediyor.