Evrenle Sözleşme; Antik Çağda Yönetimin Yazılmamış Kuralları [ 12 Ocak 2026 ]


Evrenle Sözleşme; Antik Çağda Yönetimin Yazılmamış Kuralları

Antik medeniyetlerde yönetim meselesine yaklaştığımda, modern kavramlarla düşünmenin ne kadar yanıltıcı olduğunu her seferinde yeniden fark ederim; çünkü antik dünyada yönetmek, bugünün anladığı anlamda bir devlet aygıtını işletmekten çok daha fazlasıydı ve çoğu zaman insan iradesinin sınırlarını aşan, kozmik bir düzenin yeryüzündeki devamlılığını sağlama sorumluluğu olarak algılanırdı. Yönetici, bir makam sahibi değil; düzenin taşıyıcısıydı ve bu düzen, yalnızca insanlar arasında değil, tanrılarla, doğayla, gökyüzüyle ve zamanın akışıyla kurulmuş hassas bir dengeden oluşurdu. Antik çağ insanı için yönetim, soyut bir sistem değil, gözle görülebilen ve hissedilebilen bir gerçeklikti; yağmurun zamanında yağması, nehrin taşmaması, toprağın ürün vermesi ve toplumun büyük sarsıntılar yaşamadan varlığını sürdürmesi, yöneticinin başarısının en temel göstergeleri olarak kabul edilirdi. Bu nedenle hükümdarın meşruiyeti halktan değil, kutsaldan beslenirdi; tanrıların seçtiği, işaretlerle onayladığı ya da soy yoluyla kutsallık kazandığına inanılan bir figür, doğal olarak yönetme hakkına sahip sayılırdı. Burada “hak” kavramı, bugünkü anlamıyla bir talep ya da sözleşme değil, evrenin işleyişine uygun düşen bir zorunluluktu.

Yönetimde en çok önem verilen unsur, kaosun uzak tutulmasıydı; kaos yalnızca isyan, ayaklanma ya da düzensizlik anlamına gelmezdi, aynı zamanda ritüellerin aksaması, yasaların ihmal edilmesi, tanrılara sunulması gereken kurbanların gecikmesi ya da geleneklerin çiğnenmesi de kaosun habercisi olarak görülürdü. Bu yüzden antik yönetimler, yazılı yasalardan önce sembollere, törenlere ve ritmik tekrar eden kutsal davranışlara yaslanırdı. Bir kralın tahta çıkışı, yalnızca siyasi bir geçiş değil; evrenin yeniden dengelenmesi anlamına gelen törensel bir doğumdu adeta. Adalet kavramı ise bugünkü eşitlik fikrinden oldukça uzaktı; antik dünyada adalet, herkese aynı davranmak değil, herkesin kendi konumuna uygun olanı alması demekti. Soylunun cezası ile kölenin cezasının farklı olması adaletsizlik değil, düzenin gereğiydi. İnsanlar eşit doğmuş varlıklar olarak değil, farklı roller için dünyaya gelmiş parçalar olarak görülürdü ve yönetim, bu parçaların yerinden oynamamasını sağlamakla yükümlüydü. Bu bakış açısı, yönetimin neden sert, neden acımasız ve neden çoğu zaman sorgulanamaz olduğunu anlamak açısından belirleyici bir anahtar sunar. Antik yönetim anlayışında sayılan şeyler; geleneklere bağlılık, kutsal düzenin korunması, tanrıların iradesine uygun hareket edilmesi ve toplumun hiyerarşik yapısının bozulmamasıydı. Bir hükümdarın merhametli olması değil, düzeni sürdürebilmesi beklenirdi. Halkın mutluluğu, bireysel refah ya da kişisel özgürlük gibi kavramlar yönetimin asli hedefleri arasında yer almazdı; çünkü birey, bütünün devamı için var olan geçici bir unsurdu. Bu yüzden yönetime karşı gelmek, yalnızca siyasi bir başkaldırı değil, evrensel düzene karşı işlenmiş bir suç, hatta kozmik bir sapma olarak değerlendirilirdi.

Sayılmayanlar ise modern zihnin merkezine yerleştirdiği pek çok değeri içerirdi; bireyin sesi, kişisel tercihleri, yönetime katılım hakkı ya da yöneticinin sorgulanabilirliği antik dünyada neredeyse yok hükmündeydi. Sessizlik, itaat ve kabulleniş; erdem olarak öğretilir, kuşaktan kuşağa aktarılırdı. Yönetilen olmak, bir eksiklik değil, varoluşun doğal haliydi. Bir araştırmacı tarihçi olarak metinlere, tabletlere, anıtlara ve ritüel kayıtlarına baktığımda, antik medeniyetlerin yönetim anlayışının aslında büyük bir korkuyla şekillendiğini görmek mümkündür; bu korku, düzenin bozulması korkusuydu. İnsan, evren karşısında küçüktü ve yönetim, bu küçüklüğü kabul edip kaosa teslim olmamak için inşa edilmişti. Bugün bize sert, zalim ya da adaletsiz gelen uygulamalar, o çağların insanı için dünyanın ayakta kalmasını sağlayan zorunlu önlemlerdi. Sonuç olarak antik medeniyetlerde yönetim, insanın insanı yönetmesinden çok, insanın evrenle uyumlu kalma çabasının kurumsallaşmış haliydi; yasa, iktidar ve inanç aynı kaynaktan besleniyor, yönetici ise bu kaynağın bekçisi olarak görülüyordu. Bu yüzden antik çağda yönetim, yalnızca tarihsel bir konu değil, insanlığın düzen ile kaos arasında verdiği en eski ve en derin mücadelelerden birinin sessiz tanığıdır.