Bazen insan, hayatın en güvenli olması gereken yerinde yani kendi evi dediği, çocukluğunun geçtiği, anılarının duvarlara sindiği o tanıdık mekanda bile kendini tuhaf bir şekilde yabancı hisseder çünkü aidiyet dediğimiz şey sadece fiziksel olarak bir yerde bulunmakla değil, o yerde kendin gibi var olabilmekle ilgilidir ve bu mümkün olmadığında, en tanıdık yer bile insanın içinde bir geçicilik duygusu yaratır. Aynı masaya oturursun, aynı tabaktan yemek yersin, aynı koltukta oturursun ama hiçbir şey gerçekten sana ait değildir. Çünkü o evde varlığın görünür olsa bile, varoluşun sınırlıdır, hareketlerin ölçülüdür, seçimlerin ya sessizce sorgulanır ya da hiç fark edilmeden yönlendirilir ve insan zamanla şunu fark eder
Burada yaşamak ile burada kendin olarak yaşamak arasında çok büyük bir fark vardır. Sabah kalktığında gün sana ait değildir, çünkü o evin bir düzeni vardır ve sen o düzene uyum sağlamak zorundasındır gece geç saatlere kadar oturmak istesen bile ışığı ne kadar açık tutabileceğini düşünürsün, bir telefon konuşması yaparken bile ses tonunu ayarlarsın, kahkahanın bile bir sınırı vardır çünkü görünmeyen bir çizgi vardır ve sen o çizgiyi geçmemeyi öğrenmişsindir, belki de fark etmeden. Ve işte insan tam da burada yorulur çünkü sürekli kendini ayarlamak, kendini kısmak kendini geri çekmek zamanla insanın sadece davranışlarını değil, karakterini bile şekillendirmeye başlar.
Bu durum çoğu zaman yüksek sesle yaşanmaz, kimse sana açık açık burada misafirsin demez, kimse kapıyı yüzüne kapatmaz ya da seni dışlamaz ama bakışlar vardır, kısa cümleler vardır, küçük imalar vardır, belki bir sessizlik ve insan en çok bu sessizliklerin içinde kendini kaybeder çünkü söylenmeyen şeyler, söylenenlerden çok daha ağırdır. Bir süre sonra insan, kendi hayatını planlayan biri olmaktan çıkar ve bulunduğu ortamın içinde uyum sağlamaya çalışan birine dönüşür, kendi kararlarını almak yerine erteler, kendi düzenini kurmak yerine mevcut düzene karışmadan var olmaya çalışır ve bu süreç fark edilmeden ilerler çünkü dışarıdan bakıldığında her şey normal görünür.
Ama içeride İçeride sürekli bir eksiklik hissi vardır. Kendi evinde rahatça yürüyememek. Kendi kararlarını açıklamak zorunda hissetmek
Kendi hayatını yaşarken bile bir başkasının alanına giriyormuş gibi hissetmek. Bunlar küçük detaylar gibi görünür ama aslında insanın iç dünyasında büyük bir baskı oluşturur çünkü insan sadece barınmak isteyen bir varlık değildir, aynı zamanda kendine ait bir alan içinde özgürce var olmak isteyen bir varlıktır ve bu gerçekleşmediğinde, kişi fark etmeden içsel bir daralma yaşamaya başlar.
En tehlikelisi ise şudur. İnsan bir süre sonra buna alışır. Başlangıçta geçici sandığı şey, zamanla normalleşir; şimdilik böyle dediği hayat, fark etmeden kalıcı bir düzene dönüşür ve insan kendi potansiyelini, kendi isteklerini, kendi hayatını ertelemeyi öğrenir ama bunu bir fedakarlık gibi değil, bir zorunluluk gibi görmeye başlar. Oysa bu bir çözüm değildir. Bu sadece sessiz bir kabulleniştir. Ve insan en çok burada kaybolur. Çünkü dışarıdan bakıldığında her şey yolunda görünürken, içeride yaşanan o görünmeyen sıkışmışlık, zamanla insanın kendine olan inancını bile zayıflatır. Kendi hayatını kurma fikri ertelendikçe uzaklaşır, özgürlük bir hedef olmaktan çıkar ve sadece bir hayale dönüşür, çünkü insan bulunduğu alanın sınırlarına o kadar alışır ki, o sınırların dışında nasıl bir hayat olduğunu bile unutmaya başlar.
Ama gerçek şudur. Hiç kimse kendi hayatında misafir olmak zorunda değildir. Bir insanın ihtiyacı sadece bir çatı altında yaşamak değildir kendi alanını kurabilmek, kendi ritmini yaşayabilmek, kendi kararlarını kimseye açıklamak zorunda kalmadan alabilmektir. Çünkü aidiyet, sana sunulan bir şey değil. Senin kurduğun bir şeydir. Ve belki de hayatın en büyük kırılma noktası, insanın şunu fark ettiği andır. Bulunduğun yer sana ait olabilir. Ama hayatın hala sana ait olmayabilir.
Belki de mesele güçlü olmak değil…
Kendi hayatında misafir olmamayı seçebilecek cesareti bulmaktır.