Bugün birçok insan için ayna, yalnızca yansımamızı gösteren sıradan bir nesnedir. Ancak tarihe baktığımızda, aynaların çok uzun süre boyunca sadece cam ve metalden oluşan eşyalar olarak görülmediğini fark ederiz. Dünyanın farklı kültürlerinde, aynaların görünür dünyanın ötesine açılan sembolik bir sınır olduğuna inanılmış, bu nedenle özellikle gece saatlerinde aynalara karşı daha dikkatli davranılması gerektiği düşünülmüştür. Bu inanışlar, spiritüalist çevrelerden halk geleneklerine kadar geniş bir alana yayılmıştır. Özellikle 19. yüzyılda Avrupa ve Kuzey Amerika'da yaygınlaşan spiritüalist akım içinde bazı kişiler, gece örtülmeyen aynaların ruhsal çalışmalar sırasında dikkat dağıtıcı olabileceğine veya sembolik olarak istenmeyen etkileri temsil ettiğine inanıyordu. Bununla birlikte, bu düşüncelerin bilimsel olarak doğrulanmış gerçekler değil, belirli spiritüel geleneklerin ve inanç sistemlerinin bir parçası olduğunu vurgulamak önemlidir.
Aynaya yüklenen anlamın kökeni ise çok daha eskidir. Antik Roma'dan Orta Çağ Avrupa'sına, Slav halk geleneklerinden bazı Asya inanışlarına kadar birçok kültürde ayna, yalnızca bir yansıma aracı değil, aynı zamanda insanın görünmeyen yönünü simgeleyen güçlü bir sembol olarak kabul edilmiştir. Bunun nedeni, aynanın gerçeği olduğu gibi göstermesi kadar, insanın kendisiyle yüzleşmesini sağlayan güçlü bir metafor olmasıdır
Gece saatlerinin gizemli kabul edilmesi de bu inanışların önemli bir parçasıdır. Elektriğin olmadığı dönemlerde gece, bilinmeyenle özdeşleştiriliyor; sessizlik, karanlık ve belirsizlik insanların hayal gücünü daha fazla harekete geçiriyordu. Bu nedenle gece yapılan ritüellerde aynaların örtülmesi, bazı topluluklarda sembolik bir korunma uygulaması olarak görülüyordu. Buradaki amaç, fiziksel bir tehlikeyi önlemekten çok, zihni dış uyaranlardan uzaklaştırmak ve ritüelin ciddiyetini korumaktı.
Spiritüalist toplantılar düzenleyen bazı gruplar ise aynaların dikkat dağıtabileceğini düşünüyordu. Meditasyon veya derin odaklanma sırasında kişinin kendi yansımasını görmesi, içe yönelmesi gereken dikkati dışarı çevirebilir diye değerlendirilirdi. Bu nedenle aynayı örtmek, aslında zihinsel konsantrasyonu artırmaya yönelik sembolik bir hazırlık olarak uygulanıyordu. Modern psikoloji açısından bakıldığında da, çevredeki görsel uyaranların azaltılmasının odaklanmayı kolaylaştırabileceği bilinmektedir. Ancak bunun aynalara özgü mistik bir etkiden kaynaklandığını gösteren bilimsel bir kanıt bulunmamaktadır. Bazı kültürlerde ise bir evde ölüm gerçekleştiğinde aynaların belirli bir süre örtülmesi geleneği vardı. Bunun nedeni kültürden kültüre değişse de, ortak nokta aynanın yaşam ile ölüm arasındaki geçişi simgeleyen güçlü bir sembol olarak görülmesiydi Kimileri bunun, yas tutan aile bireylerinin sürekli kendi yansımalarıyla karşılaşarak duygusal yüklerinin artmasını önlemeye yönelik psikolojik bir uygulama olduğunu düşünürken, kimileri bunu tamamen spiritüel bir gelenek olarak yorumlamıştır.
İlginç olan nokta, benzer uygulamaların birbirinden oldukça uzak coğrafyalarda da görülmesidir. Çin'deki bazı eski inanışlarda, Avrupa halk geleneklerinde ve farklı spiritüel topluluklarda aynaya ilişkin benzer semboller bulunur. Bu durum, aynanın insan zihninde evrensel bir anlam taşıyabildiğini gösterir. Çünkü ayna yalnızca dış görünüşü değil, insanın kendini sorgulamasını, kimliğini ve iç dünyasını da temsil eden güçlü bir metafor haline gelmiştir. Psikoloji açısından bakıldığında ise aynaların insanlar üzerinde ilginç etkileri olduğu bilinmektedir. Uzun süre kendi yansımasına bakan kişilerde algının değişebildiğini gösteren bazı deneysel çalışmalar yapılmıştır. Düşük ışıkta ve uzun süre aynaya bakıldığında beynin yüz algısını farklı yorumlaması nedeniyle çeşitli görsel yanılsamalar yaşanabildiği gözlemlenmiştir. Araştırmacılar bu durumu beynin algı mekanizmalarıyla açıklamaktadır. Bu nedenle geçmişte aynalar hakkında anlatılan bazı sıra dışı deneyimlerin, dönemin bilgi düzeyi ve psikolojik koşulları içinde farklı biçimlerde yorumlanmış olması da mümkündür.
Günümüzde hala bazı insanlar gece aynaları örtmeyi kişisel bir ritüel olarak sürdürüyor. Kimileri bunu spiritüel inançlarının bir parçası olarak yaparken, kimileri yalnızca daha huzurlu hissettiğini söylüyor. Bu uygulamanın doğaüstü etkileri olduğuna dair güvenilir bilimsel kanıtlar bulunmasa da, ritüellerin kişiye güven ve düzen hissi verebildiği psikoloji alanında uzun zamandır bilinmektedir. Belki de bu eski geleneğin asıl gücü, aynanın gerçekten gizemli bir kapı olmasında değil, insanın kendi iç dünyasına açılan sembolik bir pencere olarak görülmesindedir. Çünkü insan, tarih boyunca yalnızca gökyüzünün sırlarını değil, kendi zihninin derinliklerini de anlamaya çalıştı Aynalar ise bu arayışın en güçlü sembollerinden biri haline geldi.
Belki de geceleri örtülen şey yalnızca bir ayna değildi. Belki insanlar, karanlık çöktüğünde camın arkasında başka bir dünya bulunduğuna değil kendi zihinlerinin sessizliğinde saklı olan bilinmeyenlerle yüzleşmeye hazır olmadıklarına inanıyorlardı. İşte bu yüzden, yüzyıllardır anlatılan bu gelenek bugün bile hem tarih meraklılarını hem de spiritüel öğretilerle ilgilenen insanları düşündürmeye devam ediyor.