İnsan ilişkilerinin en görünmez ama en yıkıcı sahneleri çoğu zaman yüksek sesli tartışmaların ortasında değil, sessizce büyüyen ego çatışmalarının içinde yaşanır çünkü ego, kendini korumak için haklı olmayı seçerken, insan olmayı çoğu zaman geri plana iter ve işte tam da bu noktada ilişkiler bir yarışa dönüşür, iki taraf da kazanmak ister ama aslında kimse neyi kazandığını tam olarak bilmez. Ego çatışmaları dışarıdan bakıldığında basit bir inatlaşma gibi görünse de, derinlerde çok daha karmaşık bir psikolojik mekanizma çalışır çünkü burada mesele yalnızca bir tartışmayı kazanmak değil, kişinin kendi değerini, gücünü ve varlığını karşısındakine kabul ettirme çabasıdır ve bu çaba çoğu zaman fark edilmeden bir güç savaşına dönüşür, iki taraf da geri adım atmayı zayıflık sanır, oysa asıl zayıflık, kendini ispat etmek zorunda hissetmektir.
İlginç olan şudur ki, bu çatışmalarda kazanan kişi genellikle en çok kaybeden olur çünkü haklı çıkmanın verdiği kısa süreli tatmin, ilişkinin içinde açılan görünmez çatlakları onaramaz ve zamanla o çatlaklar büyüyerek güveni, samimiyeti ve bağı yavaş yavaş eritir, yani ego bir savaşı kazanırken, aslında uzun vadede bir ilişkiyi kaybeder. Kaybeden taraf ise çoğu zaman susan, geri çekilen ya da tartışmayı uzatmayan kişidir ve dışarıdan bakıldığında bu kişi yenilmiş gibi görünür fakat çoğu zaman içsel olarak kendini koruyan, enerjisini gereksiz bir mücadelede tüketmeyen ve duygusal olarak daha az hasar alan kişi de odur, yani bazen geri adım atmak bir kayıp değil, kendine verilen en büyük değerdir.
Ego çatışmalarının en tehlikeli yanı ise, zamanla insanın kendi gerçeğini bile unutmasına neden olmasıdır çünkü sürekli haklı olma ihtiyacı, insanı dinlemekten uzaklaştırır, anlamak yerine savunmaya iter ve bir süre sonra karşısındaki kişiyi değil, yalnızca kendi zihnindeki senaryoyu görmeye başlar, bu da iki insanın aynı ortamda bulunmasına rağmen tamamen farklı gerçekliklerde yaşamasına yol açar. Bu tür çatışmalarda kimse ben yanlış olabilirim deme cesaretini göstermez, çünkü ego bunu bir tehdit olarak algılar oysa gerçek güç, haklı çıkmakta değil, gerektiğinde geri çekilebilmekte, dinleyebilmekte ve kendi hatasıyla yüzleşebilmekte saklıdır, fakat bu farkındalık çoğu zaman ancak kayıplar yaşandıktan sonra ortaya çıkar.
En çarpıcı gerçek ise şudur. Ego, insanı güçlü hissettiren bir zırh gibi görünür ama aslında onu yalnızlaştıran görünmez bir duvardır; çünkü sürekli kendini savunan bir zihin, bir noktadan sonra kimseyi içeri alamaz ve böylece kişi haklı olduğu bir dünyada tek başına kalır. Belki de bu yüzden en derin ilişkiler, iki egonun çarpıştığı yerlerde değil, iki insanın birbirine alan tanıdığı, haklı olma ihtiyacını bir kenara bırakabildiği ve anlaşılmak kadar anlamayı da seçebildiği yerlerde büyür çünkü gerçek bağ, kazanmakla değil, vazgeçebilmekle kurulur. Ve belki de en büyük soru şudur Bir tartışmayı kazanmak mı daha değerlidir, yoksa bir insanı kaybetmemek mi.