Japonya’nın en batı ucunda, Tayvan’a oldukça yakın bir noktada yer alan Yonaguni Adası açıklarında, 1986 yılında sıradan bir dalış sırasında fark edilen devasa taş yapılar, keşfedildikleri andan itibaren yalnızca arkeologları değil, jeologları, tarihçileri ve insanlığın geçmişine şüpheyle bakan herkesi ikiye bölen bir tartışmanın merkezine yerleşmiştir; çünkü denizin yaklaşık 25 metre altında bulunan bu oluşumlar, rastgele kayalar gibi değil, sanki bilinçli bir plan doğrultusunda kesilmiş, basamaklandırılmış ve yönlendirilmiş mimari bloklar gibi görünmektedir. Yonaguni yapıları ilk bakışta keskin köşelere sahip dev teraslar, merdiveni andıran basamaklar, düz platformlar ve hatta bazı araştırmacılara göre yol, meydan ve sunağı çağrıştıran alanlar içerir; bu düzen, doğanın kaotik üretim biçimlerinden ziyade, insan eliyle şekillendirilmiş bir mekansal aklı akla getirir ve tam da bu noktada soru kaçınılmaz hale gelir: Eğer bu yapılar gerçekten insan yapımıysa, kim tarafından ve hangi tarihte inşa edilmiştir.
Resmi akademik çevrelerin büyük bölümü, Yonaguni’nin tamamen doğal jeolojik süreçlerin ürünü olduğunu savunur; tektonik kırılmalar, kaya katmanlarının yatay yapısı ve deniz erozyonunun, bu derece düzgün görünen yüzeyleri oluşturabileceğini ileri sürerler, ancak bu açıklama, yapıların bazı bölümlerindeki neredeyse 90 dereceye yakın köşeleri, simetrik kesimleri ve tekrarlayan geometrik düzeni açıklamakta zorlanır. Alternatif görüşü savunan araştırmacılar ise, Yonaguni’nin son buzul çağının sonunda, deniz seviyeleri bugünkünden çok daha düşükken, kara üzerinde inşa edilmiş olabileceğini ve ani iklim değişimleri ya da sismik olaylar sonucunda sular altında kaldığını öne sürer; bu senaryo doğruysa, Yonaguni yalnızca bir batık yapı değil, tarih öncesi gelişmiş bir yerleşim fikrinin sessiz tanığıdır ve bu ihtimal, insanlık tarihine dair bildiğimiz zaman çizelgesini rahatsız edici biçimde sarsar.
Yonaguni’yi daha da gizemli kılan şey, çevresinde bulunan bazı taş blokların üzerinde düz çizgiler, oyuklar ve insan müdahalesini andıran izler tespit edilmiş olmasıdır; bu izler ne tek başına kesin kanıt sayılabilecek kadar nettir ne de tamamen görmezden gelinebilecek kadar önemsizdir, bu yüzden Yonaguni, bilimin sevmediği ama kaçamadığı gri bir alanda varlığını sürdürür. Belki de asıl mesele, Yonaguni’nin gerçekten ne olduğu değil, bizim neye hazır olduğumuzdur; çünkü eğer bu yapılar insan yapımıysa, modern insanın “ilkel” olarak tanımladığı dönemlerde bile, taşla, mekanla ve çevreyle kurulan ilişkinin sandığımızdan çok daha bilinçli ve ileri olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalırız. Yonaguni, konuşmaz; üzerinde yazıt yoktur, kimlik beyan etmez, tarih vermez, ama tam da bu sessizliğiyle insan zihninde rahatsız edici bir yankı bırakır, çünkü bazı yapılar cevap vermek için değil, soru sordurmak için vardır ve Yonaguni, denizin altında durup insanlığa şunu fısıldar: Tarih, her zaman anlattığımız kadar düz ve güvenli değildir.