Çocukluk bazen bir sokağın köşesinde, dizlerin toz içinde kaldığı, avuç içinin terlediği bir anda saklıdır ve o anın en somut hali çoğu zaman bir misketin içinde yuvarlanır. Küçük, renkli, camdan bir küre ama içinde koskoca bir dünyanın ağırlığını taşıyormuş gibi değerli. Çünkü o misket sadece bir oyun aracı değil, rekabetin ilk hali, kaybetmenin ilk sızısı, kazanmanın ilk gururudur ve insan belki de hayatında ilk kez bir şeye sahip olmanın ne demek olduğunu o küçücük cam parçasıyla öğrenir.
Sokakta oynanan o oyunlarda zamanın nasıl geçtiği bilinmezdi, çünkü saatler yoktu, sadece sıra vardı. Kim vuracak, kim kazanacak, kim kaybedecek. Her atışta kalp biraz daha hızlı atardı. Misket yere çarptığında çıkan o tok ses, aslında çocukluğun ritmiydi ve o ritim ne kadar basit görünse de, insanın içindeki heyecanın en saf halini taşıyordu. Kaybettiğinde üzülür, kazandığında sevinirdin ama hiçbir duygu uzun sürmezdi. Hemen ardından yeni bir oyun başlardı.
Belki de en güzeli buydu, hiçbir şeyin kalıcı olmadığı ama hiçbir şeyin de gerçekten kaybolmadığı bir zaman dilimi. O misketler yıllar sonra kayboldu, sokaklar değişti, oyunlar unutuldu ama insanın içinde hala bir yerde o cam kürenin yuvarlanma hissi kaldı. İnsan büyüdükçe fark eder ki aslında hayat dediğimiz şey, biraz da o misketin peşinden koşmaktan ibaretti, sadece bu kez misketin adı değişti.