İnsanlık tarihinin en eski anlatıları incelendiğinde, birbirinden binlerce kilometre uzakta yaşamış medeniyetlerin şaşırtıcı biçimde ortak bir olaydan söz ettiği görülür bu olay, gökyüzünün karardığı, suların yükseldiği, şehirlerin yok olduğu ve geride yalnızca çok az sayıda insanın kaldığı büyük bir tufandır. Mezopotamya'dan Anadolu'ya, Antik Mısır'dan Hindistan'a, Çin'den Orta Amerika'ya kadar uzanan çok sayıda kültürde benzer felaket hikayelerinin bulunması, araştırmacıların uzun yıllardır üzerinde durduğu en dikkat çekici tarihsel bilmecelerden biri olmayı sürdürmektedir. Bugün arkeoloji dünyasında küresel ölçekte tek bir Büyük Tufan"ın yaşandığı bilimsel olarak kabul edilmiş değildir. Bununla birlikte, Buzul Çağı'nın sona ermesiyle yaklaşık 12.000 ila 8.000 yıl önce deniz seviyelerinin hızla yükseldiği, kıyı yerleşimlerinin sular altında kaldığı ve farklı bölgelerde büyük taşkınların meydana geldiği jeolojik verilerle desteklenmektedir. Bazı araştırmacılar, dünyanın farklı yerlerinde anlatılan tufan öykülerinin bu gerçek çevresel olayların kültürel hafızada korunmuş yansımaları olabileceğini düşünmektedir.
Bu ortak anlatılar nedeniyle tarih boyunca birçok kişi, bugün izleri büyük ölçüde kaybolmuş, tufandan önce gelişmiş toplumların yaşamış olabileceğini öne sürmüştür. Ancak bu iddiaların önemli bölümünün arkeolojik olarak doğrulanmadığını, efsane, sözlü gelenek ve yorum niteliğinde olduğunu unutmamak gerekir. En çok bilinen örneklerden biri Atlantis anlatısıdır. Antik Yunan filozofu Platon, Timaios ve Kritias adlı eserlerinde, denizin ötesinde zengin, güçlü ve gelişmiş bir ada uygarlığından söz eder. Anlatıya göre Atlantis kısa bir süre içinde büyük depremler ve seller sonucunda sulara gömülmüştür. Günümüzde bazı araştırmacılar bunun felsefi bir alegori olduğunu düşünürken, bazıları ise gerçek olaylardan esinlenmiş olabileceğini savunmaktadır. Bugüne kadar Atlantis'in varlığını kesin biçimde kanıtlayan herhangi bir arkeolojik bulgu elde edilememiştir.
Benzer şekilde, 19. yüzyılda ortaya atılan Mu Kıtası fikri de popüler kültürde geniş yer bulmuştur. Bu görüşe göre Pasifik Okyanusu'nda çok gelişmiş bir uygarlık bulunuyordu ve büyük bir felaket sonucunda tamamen yok olmuştu. Ancak modern jeoloji, böyle büyük bir kıtanın yakın geçmişte okyanusa battığını desteklememektedir. Bu nedenle Mu, bilimsel literatürde tarihsel bir uygarlıktan ziyade efsanevi bir anlatı olarak değerlendirilmektedir. Bir başka tartışmalı anlatı ise Lemuryadır. İlk olarak biyolojik türlerin dağılımını açıklamak amacıyla ortaya atılan bu fikir zamanla mistik ve ezoterik anlatılar içinde kayıp bir uygarlığa dönüştürülmüştür. Günümüzde kıta hareketlerini açıklayan levha tektoniği kuramı nedeniyle Lemurya hipotezi bilimsel geçerliliğini yitirmiştir buna rağmen kültürel ve spiritüel anlatılarda yaşamaya devam etmektedir
Antik Mezopotamya metinlerinde ise daha farklı bir yaklaşım görülür. Sümer Kral Listesi, tufandan önce hüküm sürdüğü belirtilen çok uzun ömürlü krallardan söz eder ve ardından tufan geldi, krallık gökten yeniden indirildi ifadesine yer verir. Araştırmacılar bu metni tarihsel kayıt ile sembolik anlatının iç içe geçtiği önemli belgelerden biri olarak değerlendirir. Metin, tufandan önceki döneme dair ilgi çekici bilgiler sunsa da doğrudan tarihsel gerçeklik olarak yorumlanması konusunda fikir birliği bulunmamaktadır. Sümerlerin ünlü Ziusudra anlatısı, Babil'in Atrahasis Destanı ve daha sonra yazıya geçirilen Gılgamış Destanı da büyük su felaketinden kurtulan bir kişiden söz eder. Bu anlatılar ile farklı kültürlerdeki tufan öyküleri arasındaki benzerlikler, tarihçiler ve filologlar tarafından uzun yıllardır karşılaştırmalı olarak incelenmektedir
Hint geleneğinde yer alan Manu anlatısı da dikkat çekicidir. Burada bilge Manu, yaklaşan büyük felaket konusunda önceden uyarılır, bir gemi inşa eder ve yaşamın devamını sağlayacak canlıları korur. Bu anlatı ile Mezopotamya ve diğer kültürlerdeki benzer öyküler arasında dikkat çekici ortak temalar bulunması, araştırmaların önemli başlıklarından biridir. Antik Yunan'da ise Deukalion ve Pyrrha'nın tufandan kurtularak insan soyunu yeniden başlattığı anlatılır. Benzer şekilde Çin, Amerika kıtası, Okyanusya ve Afrika'nın farklı bölgelerinde de büyük su felaketlerini konu alan geleneksel hikayeler bulunmaktadır. Bu kadar farklı coğrafyada benzer anlatıların ortaya çıkması, insanlığın ortak hafızası üzerine yapılan araştırmaları canlı tutmaktadır.
Son yıllarda en çok dikkat çeken arkeolojik alanlardan biri de Göbekli Tepe olmuştur. Yaklaşık 12.000 yıl öncesine tarihlenen bu anıtsal yapı kompleksi, insanların sanılandan çok daha erken dönemlerde büyük organizasyonlar kurabildiğini göstermiştir. Göbekli Tepe'nin keşfi, tarih öncesi toplumlara ilişkin birçok eski varsayımın yeniden değerlendirilmesine neden olmuş, ancak buranın tufan öncesi kayıp bir medeniyet olduğuna dair bilimsel bir kanıt ortaya koymamıştır. Deniz seviyelerinin yükselmesi nedeniyle günümüzde kıyıların açıklarında kalan çok sayıda tarih öncesi yerleşim de araştırılmaktadır. Özellikle Akdeniz, Karadeniz, Hint Okyanusu ve Güneydoğu Asya kıyılarında yapılan su altı arkeolojisi çalışmaları, geçmişte insanların bugün tamamen su altında kalan bölgelerde yaşadığını göstermektedir. Bu keşifler, tufan efsanelerinin oluşmasına katkıda bulunmuş olabilecek gerçek çevresel değişimleri anlamamıza yardımcı olmaktadır
Bilim insanları, geçmişte yaşanan büyük seller, tsunamiler, buzul göllerinin taşması ve deniz seviyesindeki hızlı yükselmelerin, kuşaktan kuşağa aktarılarak zaman içinde efsaneleşmiş olabileceğini düşünmektedir. Bu yaklaşım, efsanelerin tamamen hayal ürünü olmak zorunda olmadığını ancak tarihsel olayların kültürel hafızada değişerek aktarılmış olabileceğini de göstermektedir. Belki de bu hikayelerin en büyüleyici yönü, kesin cevaplardan çok sorular üretmeleridir. Gerçekten büyük bir felaket, farklı toplumların hafızasında ortak izler bırakmış olabilir mi. Denizlerin altında henüz keşfedilmeyi bekleyen tarih öncesi yerleşimler, gelecekte bu anlatıların bazı yönlerini aydınlatabilir mi. Yoksa bu öyküler, insanlığın doğa karşısındaki kırılganlığını anlatan güçlü semboller olarak mı ortaya çıktı.
Bugün elimizdeki bilimsel veriler, tufan öncesinde Atlantis ya da Mu gibi ileri uygarlıkların varlığını doğrulamamaktadır. Buna karşılık jeoloji arkeoloji ve iklim araştırmaları tarih öncesi dönemde büyük çevresel değişimlerin yaşandığını ve bunların insanların yaşamını derinden etkilediğini göstermektedir. Belki de asıl gizem, kayıp bir süper uygarlığı aramaktan çok, gerçek doğa olaylarının binlerce yıl boyunca anlatılar destanlar ve kutsal metinler aracılığıyla nasıl ortak bir insanlık hafızasına dönüştüğünü anlamaktadır