Bir Sabah Uyandılar; Bilgi Yoktu [ 08 Ocak 2026 ]


Bir Sabah Uyandılar; Bilgi Yoktu

Orta Çağ Avrupa’sında manastır kütüphaneleri, yalnızca kitapların saklandığı mekanlar değil, hafızanın taş duvarlar içine hapsedildiği, bilginin nefes alıp verdiği ve zamanın yavaşladığı yerlerdi; keşişler geceler boyunca mum ışığında metinler kopyalar, kimi zaman artık kaybolmuş antik eserlerin tek nüshalarını, kimi zaman kilise dışı düşüncenin sessiz ama cesur izlerini bu raflara emanet ederdi ve tam da bu yüzden, bazı kütüphanelerin bir sabah uyandıklarında hiç var olmamış gibi ortadan kaybolması, tarihsel kayıtlarda açıklaması zor bir boşluk olarak durur.

Wikipedia’da farklı manastır kayıtları ve bölgesel tarih başlıkları altında geçen bu vakalarda ortak olan şey, yangın, yağma ya da savaş izinin çoğu zaman bulunamamasıdır; kapılar kilitlidir, duvarlar ayaktadır, fakat raflar boştur, el yazmaları yoktur, katalog defterleri ya parçalanmış ya da bilinçli şekilde ortadan kaldırılmıştır ve bu durum, sıradan bir talan anlatısının ötesine geçen bir sessizliği işaret eder. Özellikle 9. ile 13. yüzyıllar arasında, Britanya Adaları, Kuzey Fransa ve Orta Avrupa’daki bazı manastırlarda, kütüphanelerin bir gecede boşaldığına dair tutanaklar bulunur; keşişlerin sabah ayinine indiklerinde karşılaştıkları manzara, bazen yalnızca boş raflar, bazen yerde bırakılmış zincirler, bazen de yarım kalmış kopyalama masalarıdır ve hiçbir yerde kitapların nereye gittiğine dair açık bir iz yoktur.

Bazı tarihçiler bu olayları Viking baskınları ya da yerel soyluların gizli yağmaları ile açıklamaya çalışsa da, kimi vakalarda ne zorla girilmiş kapılar vardır ne de şiddet izleri; hatta bazı kayıtlar, kütüphanenin kaybolduğu gece boyunca manastırda olağan dışı hiçbir ses duyulmadığını, köpeklerin bile tepki vermediğini yazar ve bu ayrıntılar, olayın bilinçli, planlı ve sessiz bir şekilde gerçekleştiğini düşündürür. Wikipedia’da geçen daha az bilinen bir yorum çizgisi ise, bu kayıpların bir kısmının bilinçli sansür ve hafıza silme girişimleri olabileceğini öne sürer; zira bazı manastırlar, kilise doktriniyle tam örtüşmeyen metinleri, antik pagan bilgilerini, erken dönem bilimsel gözlemleri ya da teolojik tartışmaları saklayan merkezlerdi ve bu tür metinlerin resmî otorite tarafından “yok edilmek” yerine iz bırakmadan ortadan kaldırılması, hem fikirlerin hem de onların var olduğuna dair kanıtların aynı anda silinmesini sağlıyordu.

Daha da ürpertici olan, bazı manastır kroniklerinde kütüphanenin kayboluşundan sonra keşişlerin bu konu hakkında konuşmaktan kaçındığının, sanki yazılı olmayan bir yasak varmış gibi sessizliğe gömüldüğünün belirtilmesidir; bu suskunluk, bilginin yalnızca yok edilmediğini, aynı zamanda hatırlanmasının da tehlikeli hale geldiğini ima eder. Bugün bu kütüphanelerden geriye kalan şey, bazen tek bir katalog satırı, bazen başka bir manastırda bulunan “kaynağı bilinmeyen” bir el yazması, bazen de metnin içinde geçen ve artık var olmayan bir kitaba yapılan göndermedir; yani elimizde olan şey, yokluğun yankısıdır ve bu yankı, tarihin en rahatsız edici sorularından birini fısıldar: Eğer bilgi bir gecede bu kadar sessizce yok olabiliyorsa, geriye kalan tarih ne kadar eksiktir.