Galata Mevlevihanesi, İstanbul’da bir tekke olmanın ötesinde, yüzyıllar boyunca dönüş fikrinin mekana dönüştüğü nadir merkezlerden biri olarak var olmuş, burada yapılan sema yalnızca bir ibadet ya da estetik hareket değil, insanın kendi eksenini kaybedip yeniden bulduğu, zamanla temas ettiği ve benliğini geçici olarak askıya aldığı bir bilinç pratiği olarak yaşanmıştır; bu nedenle yapı, bulunduğu konum itibarıyla Galata’nın ticari, kozmopolit ve sürekli hareket halindeki dokusunun tam ortasında, adeta bu hareketi dengeleyen görünmez bir sabit nokta işlevi görmüştür. Mevlevihane faalken, burada oluşan ritim sadece sema salonunun duvarları içinde kalmaz, çevredeki sokaklara, esnafın gün içindeki temposuna, hatta gecenin sessizliğine bile yayılırdı; çünkü düzenli aralıklarla tekrar eden dönüş, mekanın hafızasında bir devamlılık hissi yaratır, Galata’yı yalnızca bir geçiş bölgesi olmaktan çıkarıp, durup farkına varılan bir eşik haline getirirdi.
1925’te tekkelerin kapatılmasıyla birlikte Galata Mevlevihanesi fiziksel olarak yok edilmedi, aksine korunarak müze kimliğiyle yaşamaya devam etti; ancak tam da bu noktada, en kritik kırılma yaşandı, çünkü yapı ayakta kaldı fakat onu “merkez” yapan şey, yani düzenli ve canlı ritüel akışı kesildi ve dönüş, artık sembolik bir hatıraya indirgenmiş oldu. Bugün Mevlevihane’nin içine giren birçok insan, mimarinin güzelliğini, ahşap dokunun dinginliğini ve tarihsel ağırlığını hemen fark eder; fakat daha derinde, açıklaması zor bir sessizlik yoğunluğu hissedilir, sanki mekan hala dönmeye hazırdır ama dönüşü başlatacak niyet ortadan kalkmıştır ve bu durum, mekanı huzurlu olmaktan ziyade bekleyen bir hale sokar.
Sema salonu, artık bir icranın gerçekleştiği alan değil, bir zamanlar gerçekleşmiş olanın izlerini taşıyan bir kabuk gibidir; dönen bedenlerin yarattığı dairesel enerji, bugün yalnızca zihinsel olarak hayal edilebilir, fakat bu hayal bile mekanda dolaşırken insana garip bir ağırlık verir, çünkü burası tamamlanmış bir kapanış değil, yarım bırakılmış bir süreklilik taşır. Galata Mevlevihanesi’nin “dönüşen merkez” olarak tanımlanmasının nedeni tam da budur; merkez yerinde durur, bina korunur, tarih anlatılır, fakat merkezin işlevi, yani çevresindeki akışı düzenleyen görünmez çekim gücü, aktif olmaktan çıkar ve bu da Galata’nın zamanla daha gürültülü, daha dağınık ve daha yönsüz hissedilmesine katkı sağlar.
Bugün burası bir müze olarak ziyaret edilirken, geçmişteki gibi dönüştürücü bir deneyim sunmaz; bunun yerine ziyaretçiye şu soruyu sessizce bırakır: Bir merkez, işlevi elinden alındığında gerçekten korunmuş mu olur, yoksa sadece hareketsiz bırakılmış mı sayılır. Galata Mevlevihanesi, İstanbul’un hala ayakta olan ama tam olarak dönmeyen merkezlerinden biridir ve bu haliyle şehrin hafızasında, kapanmamış bir daire gibi durur; ne tamamen bitmiş, ne de yeniden başlamış, sadece bekleyen bir dönüş ihtimali olarak.