Bir Nesli Sessizce ve Adaletsizce Kaybetmek [ 30 Ocak 2026 ]


Bir Nesli Sessizce ve Adaletsizce Kaybetmek

Bazı çocuklar sabah uyandığında önlerinde bir defter, bir kalem, bir kitap ve hayal kurabilecekleri sessiz bir köşe bulur; bazıları ise aynı sabaha aç gözlerle, eksik bir gelecek duygusuyla ve kendilerine hiç sorulmamış kararların ağırlığıyla uyanır, çünkü okuma hakkı bir şans gibi sunulmuş, oysa aslında doğuştan gelen bir hak olması gerekirken kaderin keyfine bırakılmıştır. Okuyan kız çocukları yalnızca harfleri bir araya getirmeyi öğrenmez; satır aralarında kendilerini tanımayı, sorular sormayı, “neden” demeyi, itiraz etmeyi ve en önemlisi kendi seslerini duyurmayı öğrenirler, çünkü bilgi yalnızca zihni değil, insanın omurgasını da doğrultur. Bir kitap açıldığında aslında bir hayat açılır; geçmişle bağ kurulur, gelecek şekillenir ve kız çocukları kendilerine biçilen dar rollerin dışına adım atabilecek cesareti bulur, öğretmen olur, doktor olur, yazar olur, mühendis olur, bazen yalnızca özgür bir birey olur ama her durumda kendi kaderinin yazarı haline gelir.

Okuyamayan, okuldan mahrum bırakılan çocuklar için ise “kader” kelimesi çoğu zaman sessiz bir örtüye dönüşür; ihmali, yoksulluğu, eşitsizliği ve bilinçli görmezden gelmeyi saklamak için kullanılan ağır bir kelime olur. Oysa bu durum kader değildir, kadersizliktir; çünkü bir çocuğun geleceği, onun eline hiç verilmemiş bir anahtarla kilitlenmiştir. Okula gidemeyen çocuk, yalnızca derslerden değil, kendini ifade etme hakkından, hayal kurma özgürlüğünden ve “başka bir hayat mümkün” fikrinden de uzak tutulur. Bu çocuklar büyürken içlerinde tarif edemedikleri bir eksiklik taşır; neden bazı yolların onlara kapalı olduğunu sorgulayamazlar bile, çünkü soru sormayı öğrenecekleri ortam hiç olmamıştır. Okuma yazma bilmeyen bir çocuk, yalnızca kelimeleri değil, haklarını da tanıyamaz; bir sözleşmeyi, bir tabelayı, bir uyarıyı, bir fırsatı kaçırır ve çoğu zaman bunun bir kayıp olduğunu bile fark edemez.

Toplumlar genellikle başarı hikayelerini alkışlar, okuyan kız çocuklarının neleri başardığını gururla anlatır; fakat aynı toplumlar, okuyamayan çocukların neden okuyamadığını sormaktan kaçındığında, o alkışlar eksik ve vicdansız kalır. Gerçek ilerleme, yalnızca zirveye çıkanları övmekle değil, yola hiç çıkamayanların neden orada kaldığını görmekle mümkündür. Bir kız çocuğunun eline kitap verdiğinizde, yalnızca ona bir gelecek sunmazsınız; bir aileyi, bir nesli ve hatta bir toplumu dönüştürmeye başlarsınız. Aynı şekilde, bir çocuğu okuldan mahrum bıraktığınızda, yalnızca onun hayatını değil, gelecekte kurulabilecek tüm ihtimalleri de yavaşça söndürürsünüz.

Bu yüzden okuma hakkı bir lütuf değil, ertelenemez bir sorumluluktur; kader diye anlatılan eşitsizlikler ise ancak cesaretle yüzleşildiğinde değişebilir. Çünkü gerçek kader, bir çocuğun nerede doğduğu değil, ona hangi kapıların açıldığıyla ilgilidir ve her kapalı kapı, aslında bilinçli bir suskunluğun izini taşır.