Hayatın kenar köşelerinde biriken gerçekleri görmezden gelmeyi öğrenmiş, psikolojinin karanlık kıvrımlarında kendini hem manipüle eden hem de manipülasyona açık bir kişilik olarak, sadakat ile sadakatsizlik arasındaki o ince çizgide sessizce yürürken, aslında en büyük ihaneti başkalarına değil kendine ettiğinin farkında olmadan yaşamayı seçmişti. Kara kedi gibi, girdiği her odada uğursuzluk değil ama açıklanamayan bir huzursuzluk bırakıyordu; çünkü söyledikleriyle sustukları, istedikleriyle inkar ettikleri, itiraz etmek isteyip de egosuna yenildiği için dile getiremedikleri arasında derin bir uçurum vardı ve bu uçurumun sesi yalnızca geceleri, kimse yokken, kendi zihninde yankılanıyordu. Sadakat onun için bir ilke değil, korkudan doğan bir alışkanlıktı; sadakatsizlik ise arzunun değil, bastırılmış isteklerin ve zamanında söylenememiş cümlelerin bir sonucuydu ve birini istemenin ağırlığını taşıyacak cesareti bulamadığı için, o isteği soğuk bir mesafe ve sahte bir umursamazlıkla örtmeyi tercih etmişti. Gerçekler önünde durduğunda itiraz etmeyi düşündü, hatta kelimeler dilinin ucuna kadar geldi, fakat egosu “yenilmek” kelimesini kabullenemediği için susmayı seçti ve bu suskunluk, ileride pişmanlıkla geri dönüp düzeltemeyeceği bir kırılmanın başlangıcı oldu. Çünkü bazı sözler söylenmediğinde değil, tam tersine yanlış zamanda yanlış şekilde söylendiğinde insanı geri dönüşsüz bir noktaya sürükler ve bu noktayı çoktan geçmişti.
Manipülasyon onun hayatında bilinçli bir oyun değil, öğrenilmiş bir savunma mekanizmasıydı; sevilmek için şekil değiştirmiş, terk edilmemek için gerçeği eğip bükmüş, anlaşılmak yerine kontrol etmeyi seçmişti ve bütün bunları yaparken kendini güçlü zannetse de aslında her adımda biraz daha yalnızlaştığını fark edememişti. İhanet, onun hikayesinde tek bir anlık hata değil, uzun süre bastırılmış duyguların, dile getirilemeyen isteklerin ve “şimdi değil” diye ertelenen itirazların birikerek patlamasıydı; sadakat ise kaybedildikten sonra değeri anlaşılan, ama geri getirilemeyen bir kavram olarak geride kalmıştı. Kara kedi gibi geriye dönüp baktığında yolun hala orada olduğunu görüyordu, fakat artık o yoldan geçecek kişi değildi; çünkü bazı kişilikler, pişmanlıkla yüzleştiğinde değişmek yerine daha da sertleşir, hatalarını kabul etmek yerine onları karakterinin bir parçasıymış gibi sahiplenir. Ve istediğini söyleyemediği, itiraz edemediği, gerçekleri eğip susturduğu her anla birlikte, geri dönemeyeceği bir benliğe dönüşmüş, hayatta kalmış ama içten içe eksilmiş bir insan olarak, kendi karanlığında sessizce yürümeye devam etmişti.